Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Türkiye'nin Az Gelişmişliği Üzerine Sohbet

Az gelişmişlikle ilgili iki temel yaklaşım mevcut: Modemleşme kuramı ve dünya sistemi kuramı. Modemleşme, Türkiye'de Osmanlı'dan bu yana hemen bütün reform çabalarının dayandığı çok    yaygın ve köklü bir görüştür.    

Modernleşme kuramı kalkınmayı "geleneksel toplum"dan modem topluma bir intikal süreci olarak görmektedir. Mo­demleşme sürecinin hedefi ve sonucu, bugünün gelişmiş Ülkelerinin siyası, iktisadı, sosyal, kültürel yapılarıdır. Siyası alanda modernleşme, pederşahi siyasi yapılardan ve ilişkilerden demokrasi anlayışına ve demokratik kurumlara geçiştir. Tebanın yurttaşa dönüşmesidir. Toplumsal alanda modemleşmenin çeşitli yönleri vardır: geniş aileden çekirdek aileye geçiştir, erkek egemenliğinden kadın erkek eşitliğine geçiştir. Zihniyette modernleşme, hurafeden rasyonel ve bilimsel düşünceye, skolastik nakli bilim anlayışından akli bilim anlayı­şına geçiştir. 

İktisadi alanda modernleşme yirmi otuz yıl öncesine kadar tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş olarak algılanmakta idi. 20. yüzyılın sonunda bir kısım az gelişmiş ülkelerin milli hasılalarında ve istihdamlarında sanayinin payı gelişmiş Ülkelerinkine yaklaştı. Bu sebeple sanayileşmeyi iktisadi modernleşmenin ana unsuru olarak görmek imkanı kalmadı.Günümüzde iktisadı alanda modemleşmeyi teknolojik yenilikler Üretir hale gelmek, teknolojide kendine yeterliğe ulaşmak olarak yorumlamak mümkündür.                 

Modernleşme kuramına göre bütün toplumlar modernleşmektedir. Sadece modernleşme hızları farklıdır. Az gelişmiş toplumlarda bazı kuvvetler, eğilimler, menfaatler, kafa yapıları modemleşmeye direnmekte ve hızını kesmektedir. Sonuç olarak, modemleşmeyi yani az gelişmiş toplumun gelişmiş toplumlar safına geç­me hızını belirleyen, az gelişmiş toplumun kendi özellikleri ve iç dinamikleridir. 

Modemleşme kuramına göre, az gelişmişlikte gelişmiş ülkelerin dahil yoktur. Bilakis, gelişmiş Ülkeler ile siyası, İktisadi ve kültürel temas sıklaşmasının az gelişmiş toplumların modemleşmesini kolaylaştırdığını, hızlandırdığını iddia eder. Örneğin modemleşme kuramcılarından Rostow'un aşamalı modernleşme kuramına göre "kalkış-öncesi" aşamanın başlaması birçok ülkede dışardan gelen bir uyarı ile gerçekleşmiştir (Rostow 1961,6.s.). 

Günümüzde Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam Üyeliğinin Ülkemizi demokratikleştireceği ve kalkındıracağı yolundaki savlar bu modernleşme anlayışını yansıtmaktadır. 

Modernleşme kuramının önemli bir zaafı mevcuttur. Kuram, gelişmiş ülkelerin 16. asrın başından 20. asrın ortasına kadar dört buçuk asır süren merkantilizminin ve müstemlekeciliğinin az gelişmiş toplumlar Üzerindeki olumsuz iktisadi ve siyası tesirlerini göffi1ezden gelmektedir. Bu tesirlerin Üzerinde duran, dünya sistemi kuramıdır. 

Kapitalizme geçmekte öncü olan Ülkeler, 16.-20. yüzyıllarda merkantilist ve sömürgeci siyasetleri yoluyla diğer Ülkelerde yerli seffi1aye birikimini ve yerli sanayileşmeyi kösteklemiştir. Kapitaliz­min ilk döneminde tüccar seffi1ayedarlar Avrupa'da şehir devletleri kurdu tedri­cen feodal devletleri nüfuzu altına aldı. Bu devletlerin dış siyaseti kendi Ülkelerinde sermaye birikimini desteklemeyi hedefle­di. Asya, Amerika ve Afrika Ülkelerine yönelik siyaset yeni piyasalar bulmak, buralara mal ihraç etmek, ucuz tabii kaynak­lar bulmak ve kullanmak, ucuz işgücü bulmak ve çalıştırmak öncü kapitalist Ülkelerin dış siyasetinin temel doğrultusu idi. Bu siyaset, sermayedar sınıflarının devleti henüz nüfuzu altına alamadığı Asya, Afrika ve Amerika Ülkelerinin toplumsal ve iktisadi evrimine damgasını vurdu. 

Dünya sistemi, az gelişmiş ülkelerin sadece iktisadı alanda gerilemesine katkı yapmakla kalmamıştır. 16.-19. yüzyıllarda gelişmiş Ülkelerin az gelişmiş Ülkelerle iktisadi ilişkilerini şekillendirebilmek için yerli pederşahı, gelenekçi veya müstebit unsurlar ile işbirliği yaparak ve destekle­yerek birçok az gelişmiş ülkede potansiyel demokratik gelişmeyi de kösteklemiştir.  

Dünya sistemi kuramı 16. yüzyıldan itibaren bir dünya kapitalist sisteminin organik bir bütün olarak teşekkül ettiğine başladığını iddia eder. 19. yüzyılda ikinci sanayi devriminden sonra, aşağı yukarı birinci dünya harbinden önce, dünya ülkeleri gelişmiş ülkeler ve az gelişmiş ülkeler şeklinde iki sınıfta toplanmıştır.  

Dünya sistemi yaklaşımına göre sis­temin "merkezini" teşkil eden ülkeler ha­len de az gelişmiş Ülkelerin yani sistemin "çevresinde" yer alan Ülkelerin iktisadı ve toplumsal evrimini siyası ve iktisadı ilişkileri aracıyla etkilemeğe devam etmektedir. Bu etkilemede, gelişmiş Ülkelerin sosyal bilimlerdeki' hâkimiyeti, dünyaya haber ve kültür yayan kitle iletişim araçları üzerindeki kontrolü, önemli birer araçtır. Modernleşme kuramı gibi görüşler de bu etkilemede vasıta olmaktadır. Nihayet az gelişmiş Ülkelerde, gelişmiş ülkelerin devletleriyle ve şirketleriyle menfaat birliği kuran kişiler, zümreler, sınıflar da bu etkilemede kritik bir rol oynamaktadır. 

Modernleşme ile dünya sistemi gö­rüşleri arasındaki fark "Az gelişmişliğin sebebi içselmidir, dışsal mıdır?" sorusuna verdikleri cevapta değildir. Zira dünya sistemi kuramı, az gelişmişliği münhası­ran ülke dışından gelen yabancı etkenlere hamletmemekte, tersine dünya sisteminin, onunla bütünleşmiş yerli zümrelerle, kurumlarla, davranışlarla etkili olduğunu söylemektedir. 

Bence bu iki kuramın günümüzde asıl önemli olan çatışma noktası, içinde yaşadığımız toplumsal-iktisadı sistemin, kapitalizmin ilk geliştiği toplumlar ile, bunda geciken toplumları zamanla benzeştirip benzeştirmediğidir. Dünyayı homojenleş­tirip homojenleştirmediğidir. Bu sorunun cevabını tarih vermektedir. Kapitalizmin 16.-19. yüzyıllar arasında dünyayı nasıl şekillendirdiği ortadadır. Son yıllarda çok sayıda araştırma 20. yüzyılın ikinci yarısında da dünya nüfusu arasında gelir dağılımının devamlı bozulduğunu tartış­masız bir şekilde saptamaktadır. Zengin ile fakir arasındaki uçurum büyümektedir. Bu konuda her yerde yayınlanan bulguları ve rakamları burada aktarmama lüzum yok. Burada bu olgunun sebeplerini, işleyiş mekanizmasını irdelemek istiyorum. Dikkati Türkiye üzerinde toplayacağım, ama Türkiye'nin tecrübesi çoğu az gelişmiş ülkeler için tipiktir. Önce az gelişmiş toplumların iktisadı kalkınmasında temel etkenin ne olduğunu saptamak gerekir. 

İktisadı kalkınmanın temeli sabit ser­maye birikimidir. Gelişmiş ekonomileri az gelişmiş ekonomilerden ayırt eden en önemli ve en belirgin özellik, fert başına düşen üretim araçları miktarıdır, sabit sermaye stokudur (fabrikalar, makina, teçhizat, ulaştırma ağları, taşıma araçları, enerji üretim tesisleri ve dağıtım şebeke­leri, iletişim ağları vs.). Fert başına düşen üretim araçları miktarı, çalışan insanların eme­ğinin verimini ve dolayısıyla fert başına milli hasılayı belirler. 

Gerçi toplumun eğitim seviyesi de emeğin verimini etkiler. Ama sermaye stoku kadar belirleyici değildir. Zira işgücü becerilerini kısmen formel eğitimde edinir, kısmen de üretimde sabit sermayeyi kullanarak edinir. Avrupa'da çalışmaya giden yurttaşlarımızın ilave eğitim görmeden Türkiye'dekine kıyasla çok daha yüksek ücret istihdam edilmesini, Avrupa ülkelerinde daha yüksek bir sabit sermaye stoku ile çalışma fırsatını bulmalarına ve böylece emeklerinin veriminin artmış olmasına bağlamak mümkündür.

Dünya Bankası verilerine göre 1999 yılında Türkiye'de fert başına yaklaşık 700 dolar yatırım yapıldı. Bu Türkiye

GSYİH'sının %24'Üne eşit idi. Aynı yıl Almanya GSYİH'sını % 21 'ini yatırıma ayırarak fert başına 5300 dolarlık yatı­rım yaptı. Fransa GSYIH'sının % 17'sini yatırıma ayırarak fert başına 4000 do­larlık yatırım yaptı. İtalya GSYIH'sının %18'ini yatırıma ayırarak fert başına 3550 yatırım yaptı (World Bank 2000, 274-275, 298-299.s.). Bu rakamlar gelişmiş ülkeler ile Türkiye arasındaki fert başına sabit sermaye stok farkının açılmakta olduğunu göstermektedir. Gerçi Türkiye'nin bu zen­gin Ülkeler kadar yatırım yapamayacağı açıktır. Ama Ülkemiz Üretim araçlarını arttırmak için kendini zorlamakta mıdır? 

Yatırımın seviyesini belirleyen yatı­rım talebidir ve tasarruf arzıdır. Türkiye­'de yatırımın azlığının bir sebebi yatırım talebinin zaafıdır. Bir kere "devletin ekonomiden el çekmesi", "devletin kü­çülmesi" yolundaki anlayışı benimseyen iktidarlar, kamu yatırımlarına son vermek­tedir. Özel sektör ise bunu telafi edecek bir yatırım gayreti içinde değildir. Zira dünya sisteminin dayattığı ve iktidarların benimsediği finansal serbestleştirme poli­tikaları özel sektör yatırımlarını caydırıcı bir ortam yaratmaktadır. Serbestleştirilen uluslar arası sermaye hareketlerinin etkisi altında Türk Lirasının dış değeri istikrara kavuşamamaktadır, kavuşamaz. Reel faiz hadleri de olağanüstü yüksektir. Reel faiz hadlerini yüksek tutan sadece bankaların Hazine karşısında tefecilik yapması de­ğildir. Reel faiz had yüksekliğinin sebebi aynı zamanda faiz hadlerinin yabancı fon yöneticilerinin kafalarında beliren subjek­tif riskleri karşılamak zorunda kalmasıdır. Kurun istikrarsız ve faiz hadlerinin yük­sek olduğu şartlar, özel firmaları yatırım yapmağa özendirmek için ideal şartlar değildir.

Dünya Bankasının toplulaştırılmış verilerine göre 1999 yılında zengin Ülke­lerde milli hasılanın ortalama yüzde 21'i yatırıma ayrıldı. Türkiye %24'ünü ayırdı. Doğu Asya dışındaki az gelişmiş bölgeler­den hiç birinde bu oranın ortalaması yüzde 22'yi aşmadı (World Bank 2000). Bu yatı­rım seviyesi ile az gelişmiş Ülkelerde emeğin verimini, Üretkenliğini, ve fert başına hasılayı gelişmiş Ülkelere yakınsatmak mümkün değildir. 

Yatırım seviyesinin düşüklüğünün bir sebebi de yurt içi tasarruf yetmezliğidir. Yatırımın maddi kaynağını tasarruf, yani Üretilen malların tüketilmemesi sağlar. Ne var ki dünya sisteminin telkin ettiği politikalarla az gelişmiş ülkelerin tasarruf oranlarını, yüksek yatırımın gerektirdiği seviyelere çıkarmak mümkün değildir. Zira kapitalizmin kültürü tüketimi kış­kırtmakta, tüketimi fiziksel gereklerin ötesinde psikolojik ve sosyal bir ihtiyaç haline getirmektedir. Tüketim kredilerini serbestleştiren finansal politikalar ve za­ruri olmayan lüks tüketim mal ithalatını serbestleştiren ticaret politikaları, 'pekala tasarruf yapabilecek olan sınıfları zaruri olmayan tüketime teşvik etmektedir. Son­ra da düşük tasarruf oranları, az gelişmiş ülkelerin yabancı sermaye cezbetmek için tavizler vermesine gerekçe kılınmaktadır. 

Dünya Bankasına göre 1999 yılında zengin ülkelerde milli hasılanın ortalama yüzde 22 'si tasarruf edildi. Latin Amerika ve Karayipler, Orta Doğu ve Kuzey Afrika, Güney Asya ve Sahra güneyindeki Afrika bölgelerinin her birinde ortalama tasarruf oranı zengin ülkeler ortalamasından az idi. Zengin ülkelerin tasarruf oranını orta veya az gelirli Avrupa ve Orta Asya ülkelerinin ortalaması (yüzde 25 ile yani az bir farkla) aşmakta idi. Doğu Asya ve Büyük Okya­nus ülkelerinin ortalaması ise yüzde 37 idi (World Bank 2000).

 Az gelişmiş ülkelerde yatırımların sektörler arası dağılımı da iktisadi kal­kınmanın gerektirdiği şekilde gerçekleş­memektedir. ithalatın serbestleştirildiği ve kapıların yabancı yatırımlara ardına kadar açıldığı şartlarda ülkede neyin üre­tilip neyin Üretilmeyeceği geniş ölçüde gelişmiş Ülkelerin şirketlerinin kararlarına kalmaktadır. Gelişmiş ülke şirketlerinin ihracat stratejileri bir ülkede neyin Üretil­meyeceğini, bunların yatırım kararları ve fason Ürettirme kararları bir ülkede neyin Üretileceğini belirlemekte etkili olmakta­dır. Gelişmiş ülke iktisatçıları, mukayeseli Üstünlükler kuramına atıfla, dünyada her ülkenin ucuza Üretebildiği meta üreti­minde ihtisaslaşmasının faydasını öne sürerek, bu ilkeye göre Ülkeler arası iş bölümünü savunmaktadır. Ülkelerin en ucuza ürettikleri metaların Üretiminde ve ihracatında ihtisaslaşmasının, nispeten pahalıya Ürettikleri metaları Üretmekten vazgeçip bunları ithal etmesinin dünya genelinde üretim faktörlerinin en makul ve tasarruflu kullanımını ("etkin" kulla­nımını) sağlayacağını iddia etmektedir­ler. iddiaya göre dünya çapında faktör kullanmada etkinliğin artması dünyada toplam Üretimi artıracak, ve bütün ülkeler bu üretim artışından az veya çok nasip­lenecektir. Etkinliği artırıdığı savı, Dünya Bankası raporlarından Güçlü Ekonomiye Geçiş Programına kadar küreselleşmeci politikaları savunan hemen hemen tüm belgelerde önerilen politikalara gerekçe teşkil etmektedir.

 Bu suretle belirlenen iş bölümü, az gelişmiş ülkelerin zamanla (koruma altın­da ve devlet desteği ile) üretimde tecrübe kazanarak ucuza ve kaliteli olarak ürete­bileceği metaların üretimine başlamasına mani olmaktadır. Serbest ticaret ortamında oluşan uluslar arası iş bölümünde az geliş­miş Ülkeler, belirli tür üretim faaliyetlerin­de ihtisaslaşmak durumunda kalmaktadır. Bunlar, ana maddelerin yani işlenmemiş tarımsal ve madencilik Ürünlerinin üreti­mi, vasıfsız işgücü ile üretilen sınai ma­mullerin (yani giysi, ayakkabı, gıda gibi mamullerin) Üretimi, standart teknoloji ile sermaye yoğun tesislerde üretilen standart (demir çelik gibi) ürünlerin Üretimi ve nihayet yüksek teknolojili meta Üretimi­nin vasıflı işgücü gerektirmeyen, basit işlemlerinden ibaret faaliyetler (örneğin elektronik ürünlerin montajı, paketlen­mesi). Çok sayıda az gelişmiş ülkenin bu tür Üretim faaliyetlerinde yoğunlaşması, bunları, ihracat yapabilmek için kıran kı­rana bir fiyat rekabetine koşmakta, ihraç ürünlerini düşük katma değer ile satmağa mecbur etmektedir. Buna mukabil yeni teknolojilere dayanan yeni mamuller ge­lişmiş Ülkelerde üretilmektedir, yeni Ürün tasarımları gelişmiş ülkelerde yapılmak­tadır. Bunların piyasalarında rekabet daha az olmakta ve teknolojik kıtlık randan ya monopol karları bu mamullerin fiyatlarını şişirmektedir. Gelişmiş ülkelerle az geliş­miş ülkeler arasındaki ticaret hadlerini bu fiyatlandırma farkları etkilemektedir.

 Az gelişmiş Ülkeler arası fiyat reka­betinin Üzerinde biraz daha durmak gere­kiyor. Fiyat rekabetinin araçlarından biri kur ayarlamalarıdır. Az gelişmiş ülkelerin hemen hemen tümünde milli paranın dolar ve diğer rezerv paralar karşısında değeri, ülkesinde satın alma gücüyle orantısız şekilde düşük seyretmektedir. Milli para­ların dolara göre satın alma gücü paritesi günümüzde itinalı bir çalışma ile hesap­lanmaktadır. Türk Lirasının dolar karşı­sında "aşırı değerlendiği" söylendiği za­manlarda bile, aslında mal satın alma gücü ölçüsüne kıyasla dolar karşısında liranın değeri düşüktür. Örneğin 2000 yılında bir doların piyasa değeri kabaca 600 küsur bin lira iken, satın alma gücü paritesine göre değeri 270 bin lira civarında idi. Başka bir ifade ile, o yıl Türkiye'de 270 bin liralık malın ABD'de değeri bir dolar idi. Ancak 270 bin liralık Türk malının ihraç fiyatı cari kurla belirlenerek elli sentten daha ucuza ihraç edilmekte idi. Türk lirasının aşırı değerlendiği dönemde bile Türkiye mamullerinin TL maliyetleri, cari kurla dolara çevrilip dışarıya satıldığında; ge­lişmiş ülke piyasalarındaki benzerlerinin değerlerinden ucuza ihraç edilmekte idi. Ama Bangladeş, Meksika veya Vietnam'a karşı ihracat rekabet ortamında, TL aşırı değerlenmiş olmakta idi. Çünkü bu ülkeler de kendi mamullerini çok ucuza, gelişmiş Ülkelerdeki emsallerinin maliyetinden çok daha ucuza ihraç etmekte idi.

Kısaca, az gelişmiş ülke paralarının piyasalarda belirlenen kurları, bu Ülkelerin ihraç ettikleri metaların gelişmiş ülkeler­deki benzerlerinden (yani ikame malların­dan) çok daha ucuza ihraç edilmesine yol açmaktadır. Bunun bir sebebi az gelişmiş ülkelerin ihracatlarını planlı bir şekilde çe­şitlendirememesi ve döviz kazanmak için önünde sonunda kurlara yansıyan çetin bir rekabete girmesidir.

 Az gelişmiş Ülkelerin milli paraları­nın piyasa kurlarının satın alma gücünden sapmasının üçüncü bir sebebi mevcuttur. Az gelişmiş ülkelerde yaygınlaşan kon­vertibilite politikası sonucu, bu ülkelerde rezerv paralar toplum tarafından tasarruf saklama aracı olarak kullanılır olmuştur. Türkiye misali müzmin enflasyonlu Ül­kelerde parasal tasarruflar daha da çok dövize yönelmektedir. Bu da, ticaret dengesiyle, ihracatla ithalatla hiç alakası olmayan, ayrı bir döviz talebi teşkil et­mektedir. Tasarruf maksadıyla döviz tale­bi, milli paranın dış değeri Satın alma gücünün çok altına düşmesine ilave katkı yapmaktadır. 

Sonuç olarak az gelişmiş Ülkelerde yerli paraların dÜşük değerlenmesi bun­ların gelişmiş ülkelere mallarını ucuza (gelişmiş ülkelerdeki değerinin altında) ihraç etmek, buna mukabil gelişmiş ül­kelerden ithalatı gelişmiş Ülkerdeki fiyat­lardan yapmak durumunda bırakmaktadır. Bu mekanizma, serbest ticaret yoluyla az gelişmiş Ülkelerden gelişmiş ülkelere bir reel kaynak transferi teşkil etmektedir. Yaptığım bir kaba hesaba göre 1980-1996 yıllarında Türkiye'nin. bu yoldan OECD ülkelerine toplam döviz gelir kaybı (reel transferi) satın alma gücü paritesi ile 190 milyar doları aştı. 

Bu manzarayı bir benzetme ile özet­lemek gerekirse, koşuda yarışan atletle­rin bir grubu çok öndedir, bir grubu çok geridedir. Geride kalan koşucuların her birinin ayakları birbirine zincirlenmiştir. Zira ticaret ve finans politikaları yüzünden tasarruf ve yatırımlarını artıramamaktadır­lar. İlaveten, koşu esnasında geriden kalan koşuculardan ilerdeki koşuculara kan nak­li yapılmaktadır. Zira ticaretteki fiyatlar yoluyla reel transfer yapmaktadırlar.  

Türkiye'de birçokları Türkiye'nin tasarruf açığını dışardan tasarruf transferi ile, teknoloji açığını teknoloji transferi ile, yatırım eksiğini dışardan teşebbüs transferi ile çözmeyi ümit etmektedir. Bu beyhude bir beklentidir. Doğrudan yabancı yatırım çekmek için verilecek tavizlerin hududu yoktur. Zira bütün az gelişmiş Ülkeler aynı stratejiyi izlemeğe teşvik edilmektedir, ve izlemektedirler. Dünyada doğrudan yaban­cı yatırımlar birkaç ülkede yoğunlaşmıştır. Doğrudan yatırımların bütün az gelişmiş dünyanın yatırım sorununu, istihdam so­rununu çözmesi mümkün değildir. 

UNCTAD 1997 raporunda (93.s.) tüm az gelişmiş Ülkelerin doğrudan yabancı yatırımdan yararlanma imkan­ları üzerine ilginç iki hesap sunmuştur. Doğrudan yabancı yatırımdan sermaye birikiminde hissedilir ölçüde yararlanan birkaç ülkeden biri Malezya'dır. Birincisi, Malezya'ya 1991-1993 arasında fert başı­na gelen doğrudan yabancı yatırımın, bü­tün az gelişmiş ülkelerde fert başına aynı miktarda gerçekleşmesi için 2 008 milyar dolarlık bir doğrudan yatırım meblağı ol­ması gerektiğini göstermektedir. Halbuki o senelerde az gelişmiş ülkelerde gerçek­leşen doğrudan yabancı yatırım toplamı sadece 137 milyar dolar idi. İkincisi, Ma­lezya'ya 1991-1993 arasında gelen.doğru­dan yabancı yatırımın 1990 GSYIH'sına oranı %10 idi. 1991-1993 arasında bütün az gelişmiş Ülkelerin 1990 GSYİH'sının %1O'u kadar doğrudan yabancı yatırım gerçekleşmesi için 958 milyar dolarlık bir doğrudan yatırım meblağı olması ge­rekirdi. Halbuki o senelerde az gelişmiş Ülkelerde gerçekleşen doğrudan yabancı yatırım toplamı sadece 137 milyar dolar idi. 

Güneydoğu Asya ülkelerinin yabancı sermaye cezbetmesinde coğrafya kültür ve rejimin özellikleri rol oynamaktadır. İstisnai bir olaydır ve her ülkede tekrarlanamaz. 

Türkiye 1950'lerden beri yabancı sermaye cezbetmeye çalışıyor. Malezya'­nın sağladığı seviyede doğrudan yabancı yatırımı cezbetmemiz için alın terimizi, göz nurumuzu, toprağımızın bereketini, madenlerimizi ve tabii çevremizi beda­vaya vermemiz gerekir ve yine de istenen sermaye gelmeyebilir. Avrupa ülkelerinin nazarında Doğu Avrupa'yı üretim üssü olarak kullanmanın cazibesini Türkiye kolay kolay aşamaz. Tahkim uygulaması ve ilerde MAI'a katılmak da buna yetmez. Bütün ülkeler bunları uygulamaktadır.

Türkiye'nin ne için yabancı serma­yeye muhtaç olduğunu sormak lazım. Türkiye kendi gayretiyle tasarruf oranını artırabilir. Yabancı tasarrufa muhtaç değiliz. Türkiye'nin kalkınmasına yabancı­ların yapabileceği gerçek katkı, teknolojik atılım yapmamıza yardımcı olmaktır. 

Ancak bilgi bugün dünyada kıymetli bir meta haline gelmiştir ve bunu kimse kimseyle paylaşmamaktadır. Doğrudan yabancı yatırımlar konak az gelişmiş ül­kelerin teknolojik gelişmesine katkı yapmamaktadır. Çok uluslu denilen gelişmiş ülke şirketleri, araştırma geliştirme faaliyetlerini az gelişmiş ülkelere kaydırsa, bunların teknolojik yeteneklerini geliştirir. Ama bu şirketler araştırma geliştirmeyi kendi merkezlerinde, gelişmiş ülkelerde yapmaktadır. 

Doğrudan yabancı yatırımın konak Ülkenin teknolojik gelişmesine katkı yapmasının ikinci şartı ve ölçüsü, yerli girdi kullanımını artırmasıdır. Dünya Ticaret Örgütünün Ticaretle Bağlantılı Yatırım Tedbirleri Anlaşması (TRIMs) az gelişmiş Ülkelerin doğrudan yatırım yapacak ya­bancı şirketlerden yerli girdi kullanımın arttırmasını talep etmesini imkansız hale getirmiştir. 

Özetle Türkiye'nin kalkınma sorununun çözümü, çok uluslu şirketlerin yatırım kararlarına bağlanamaz. 

Kanımca Türkiye'yi bugünkü doğrul­tuda yönetmeğe devam edildiği takdirde Anadolu halkının bir özne olarak varlığı tehlikeye girmektedir. Zira az gelişmiş toplumlar dünya sisteminin etkisine ne kadar açılır ise, o ölçüde parçalanma eğili­mine girmektedir.

 Sistem dünyada kutuplaşmayı arttırdığı gibi toplumların içinde de sınıfsal ku­tuplaşmayı artırmakta ve bölgesel gelişme farklarını büyütmektedir.

Kozmopolit bir dünya görüşünü benimsemiş, kendini dünya vatandaşı olarak gören yurttaşlar için bu söylediklerimin fazla bir anlamı olmayabilir. Buna mukabil biraz coğrafi ve kültürel aidiyet duygusu olan yurttaşlarım beni endişeye sevke eden bütün bu gerçekler karşısında huzursuz olması gerektiğini düşünüyorum.

Kaynak: Cem Somel – ODTÜ Öğretim Üyesi

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Türküler

Since 2005