Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Türkiye'nin ve Ekonomisinin Temel Sorunları

Türkiye ekonomisi iç ve dış dinamiklerin güçlü etkisi ile ciddi bir yeniden yapılanma süreci yaşamaktadır. Bu süreç küreselleşen dünya koşulları içinde, ulus-devlet ilke ve oluşumlarını çok derinden etkilerken, ekonomiyi ve ülkeyi yeniden yapılanma koşulları ile karşı karşıya getirmektedir. 

Türkiye'nin iç dinamikleri, bir yandan sanayi ve Üretim altyapılarının teknolojiye yönelik yeniden yapılanmak üzere yoğun sermaye birikimi gereksinimi, diğer yandan da sosyal patlama eşiğine gelmiş olan toplumda gelir dağılımı sorunu baskıları altında fevkalade gerilimli bir ortamda gelişmektedir. 

İthal ikameci ve korumacı dönemlerin olumsuz mirası olarak günümüze devretmiş olan ekonomik altyapı, verimsiz ve, büyük bö­lümü itibariyle, Batı'nın terk etmiş olduğu ikinci sınıf sanayi yapılarından oluşmaktadır. Böyle bir yapılanma iç ve dış talebi güçlü bir biçimde karşılayamadığı gibi, uluslararası alanda rekabet edebilmek için kamu kesimine ve emek gücüne dayanmak zorunda kalmıştır.  

1980 uygulamaları ile belirgin bir biçimde şekillenmiş olan, özel kesimi destekleme yönelik çeşitli vergi ve harcama politikaları yandan emeği çökertirken, zamanla kamu simini de borç batağına sürüklemiştir. Ancak o dönemlerin tüm toplumsal maliyetlerine karşın, özel kesim alanındaki sermaye birikiminde fazla olumlu bir kıpırdanma görülmediği gibi, teknoloji hamlesinde de önemli bir gelir kaydedilmemiştir. 

1980'ler yatırımlar ve teknolojik açılarından fazla başarılı olmamakla beraber tüketim artışı ve ithalat açılarından oldu yüksek tempoda gelişti. Böylece, 1980'le sonlarında sıcak para operasyonuna yol a döviz darboğazının niteliği, 1970'lerin sonundaki "bir cent'e muhtaç" konumdaki darboğazdan farklı olarak ortaya çıktı. 

1970'lerin sonundaki darboğazı, ikameci politikaların biraz plansız, biraz da kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıktığı ha 1980'lerin ikinci yarısındaki döviz darboğazı dünya finans piyasasına entegre olan bir ekonominin krizi biçiminde gelişti. Ne var ki finansal ve tüketim serbestleştirilmesinin yardığı döviz darboğazını, kendi dinamikleri için yani finansal operasyonlarla bastırmak içerki siyasilerin opportünitesine olduğu kadar dış güçlerin de çıkarlarına uygun geldi. Böylece sıcak para tatlı rüyası tüm hızı ile devam etti. 

Sıcak paranın hikayesi de yarattığı sonuçlar da tüm çevrelerce biliniyor. Hızla kanlık yapan sıcak para operasyonu, ülkeye döviz kazandırma görüntüsü altında, asıl ciddi kaynak kaybına yol açarken, aynı  kendisine gerekli yeniden Üretim alanının da genişleyen bir hızda yaratıyordu. 

Sıcak para operasyonu Üç nokta ekonomi Üzerinde olumsuz etki yaptı. Bunlardan birincisinde, hızla döviz kaybına uğrama ekonomide, iç aktarım mekanizmaları yolu toplumun bir kesiminin yoksullaşmasına yol açtı. İkinci olumsuz etki, faiz yükü ile bütçenin reel harcama kapasitesinin kısıtlaması biçiminde gerçekleşti. üçüncü etki ise, sermaye in üretici Alandan finansal alana kayması biçimde or­taya çıktı. Bu etki ile, hem iç Üretim potansiye­li kısılmış hem de ihracat gereği biçiminde ge­liştirilememiş oldu. Sıcak para operasyonunun döviz kurunu yapay olarak düşük tutarak ihra­catı gerilettiği sıkça söylenen olumsuzluklardan biridir. 

Türkiye'nin iç dinamikleri bu olumsuz gelişmelere neden olurken, dış dinamiklerin Türkiye Üzerindeki baskıları karşısında Türki­ye'nin direnme gücü zayıflıyordu. Yeni Dünya Düzeni üç merkezli kapitalist alemde çatışmaları yoğunlaştırırken, ABD ile Avrupa Birliği Ülkeleri arasındaki güç çatışmasında Türkiye'yi de odağa taşıdı. A.B.D.'nin Ortadoğu po­litikaları bakımından İsrail'in yanında Türkiye etkili ve aktif bir role doğru itilirken, Avrupa Birliği ülkelerinin aynı bölgedeki politikaları ile A.B.D. ciddi güç çatışması içine girmiş oldu. Siyasal ve ekonomik politikalar açılarından farklı amaçlarla Türkiye'ye yaklaşan bu iki güç merkezinin Türkiye'ye biçtiği rol de doğal olarak farklıdır. Şu anda mücadeleyi önde götüren A.B.D.'nin, IMF ve Dünya Bankası ile birleşen güçlü etki alanı içinde seyreden Türkiye, gerek Balkanlar da gerekse Ortadoğu ve Kafkaslar'da oldukça önemli bir rol üstlenmiş durumdadır. 

Ekonomik açıdan iç dengesizliği yanın­da belirli bir güce ulaşmış olan Türkiye'nin, Türki Cumhuriyetler ağırlıklı olmak üzere dışa doğru açılması, askeri açıdan önemli konuları da gündeme getirmektedir. Kısaca ifade etmek gerekirse, Ortadoğu'nun en güçlü ordusuna sahip olan Türkiye, ekonomisini dışa taşıdığı sürece ve iç sorunları derinleştiği derecede tehlikeli bir maceraya sürükleniyor olabilir. Üstelik böylesi bir macera farklı açılardan A.B.D.'nin de Avrupa Birliği ülkelerinin de amaç fonksiyonları içinde yer alıyor olabilir.

Türkiye Ortadoğu'da ve Balkanlar'da etkili oluyor görüntüsü sonucunda iç ve dış dinamiklerle sürüklenmemesi için, öncelikle iç dinamiklerin sağlıklı bir dengeye kavuşturul­ması kaçınılmazdır. İç dengelerin aşırı bozulması Türkiye'nin dış taleplere karşı direncini kırabileceği gibi, iç sorunların dışarıya taşınmasını da güçlendirebilir.

İç dengelerin kurulmasında önemli olan sermaye birikimi ve gerçekleştirilen Üretimin paylaşımıdır. Birikim için iki kaynak söz konu­sudur. Bunlardan birincisi, iç tasarrufların yükseltilmesi, ikincisi ise, dış tasarruflara yönelmektir. Türkiye anlamlı bir atılım yapacak ve teknolojiyi yakalayacak ise, tasarruflarını bugünkünün iki katına çıkarmak zorundadır. Yoğun emek baskısı altında geçici siyasal çözüm niteliğindeki emek-yoğun üretim teknikleri Türkiye'ye bir şey kazandırmayacağı gibi, tam tersine, zaman kaybı anlamına gelmektedir. 

Birikim sadece maddi sermaye alanında değil, beşeri sermaye alanında da gerçekleştirilmelidir. Ortaçağ tartışmalarından kurtulup, ciddi ve ileri düzeyde eğitim amaçlanmalıdır.

İkinci tasarruf kaynağı ise, dış alemdir. Dış tasarruflar, doğal olarak, çok dikkatle kullanılması gereken bir kaynaktır. Türkiye'ye teknoloji getirebilecek ve bu yönü ile ekonomiye önemli değer bırakabilecek yatırımlara doğru ve seçici olarak yönelinmelidir. 

Günümüzün ekonomi koşulları ise söz konusu seçicilik alanının çalışmasına olanak sağlamamaktadır. Çok taraflı Yatırım Anlaşması (ÇTYA) ya da İngilizce ifadelerin baş harfle­ri ile bilinen Mali hükümleri yabancı yatırımlardan ciddi yarar sağlamada önemli bir engeldir. Bunun nedeni, ÇTYA da yabancı sermayenin gittiği ülkeye teknoloji götürmeye, o ülkenin ihracatına katkıda bulunmaya zorunlu olmadı­ğı yönünde hükümlerin bulunmasıdır. Bunun da ötesinde,  aynı Anlaşma metnine yabancı sermayenin gittiği ülkeden hammadde almaya ya da eleman istihdam etmeye zorlanamayacağı yönünde hükümler koyulmaktadır. Diğer bir deyişle, çevresel konumlu ekonomilerin, eskiden olduğu gibi, gelişmiş ülke sermayeleri arasında rekabet yaratarak avantaj sağlaması yolları tıkanmaktadır. "En fazla Tercihli Ülke ilkesi" çerçevesinde, bir Ülkeye gelen yabancı sermayenin tümü aynı avantajlardan yararlana­bilecektir. Hatta, gelen yabancı sermaye o Ülke sermayesine tanınan özel avantajlara da sahip olabilecektir. Bu uygulama da "Milli İşlem ilkesi" çerçevesinde gerçekleştirilmektedir. 

Görülüyor ki, Yeni Dünya Düzeni ve küreselleşme koşulları altında yabancı tasarruf olanakları da geçmişe göre nitelik değiştirmekte ve giderek, güçlü sermayenin zayıf sermayeyi yutar bir nitelik kazanma görüntüsüne bürünmektedir. Eğer bu tahlil geçerli ise, iç kaynaklara ağırlık vermek toplumsal çıkarlar açısından daha avantajlı görülür. 

Toplumsal kaynaklara ağırlık vermenin ekonomi-politik koşulu, toplumsal kaynakların ulusal çıkarlar doğrultusunda yönetilebilir olmasıdır. Bu koşul ise, siyasal kararlarda ser­maye hakimiyetinin kırılması ile olasıdır. Ekonominin ve Türkiye'nin önündeki ciddi sorun, tam da bu noktada düğümlenmektedir. Üretim araçlarının ve ekonomik gücün sınırlı ellerde toplanması, siyasal, erki de ekonomik gücün emrine vererek, kaynakların kullanımında sermaye çıkarlarının her koşulda toplumsal çıkarın önüne geçirilmesine neden olmaktadır. 

Toplumsal kaynaklar sınırlı kişilerin elinde toplandıkça ve böylece bunların toplumsal yarar doğrultusunda kullanımı zayıfla­dıkça, ortaya çıkan sosyal sorunları bastırabilmek ve bu durumu meşrulaştırabilmek için ciddi ideolojik aygıtlar kullanılmaktadır. Bun­ları başlıca üç başlık altında inceleyebiliriz. 

Varolan sermaye mülkiyet biçimini sor­gulatmadan, bunu kutsal bir yere yerleştirme­ye çalışan ve böylece toplumu denetlemeyi amaçlayan birinci akım, çok derin köklerden uzanan, bireylerin kutsal duygu ve inançlarını sömüren "dincilik" akımlarıdır. Akli bilimleri red düzeyine ulaşan ve nakli kaynakları ilgili ilgisiz tüm alanlarda kendi çıkarları doğrultusunda genişletip kullanmaya kalkan dinci kısım, çeşitli sosyal ve siyasal örgütlenmeler için de topluma hakim olmaya çalışmaktadır.

Bu bağlamda ikinci tehlike ırkçılık esasına dayanan şöven akımlardır. İnsanları sır bilinci yerine, kabilelerde geçerli olan ırkçılık esasına göre yönlendirmeye çalışan akımlar içeride yoz bir kapitalizm ve sömürü düzenine çanak tutarken, sloganlarının tam tersine, ülkenin dış ekonomik güçler tarafından sömürülmesini algılayamamaktadırlar. Zira, şu kadarını düşünemiyorlar ki, dış sömürüye kar çıkmak için iç sömürüyü de sorgulamak gereklidir. Böyle bir sorgulama söz konusu şöven ırkçı kesimin işine gelmediği gibi, bu kesin verilen görev de bunun tam tersidir, yani konuyu gizlemek ve sorgulatmamaktır. 

Sistemin önündeki üçüncü tehlike ise ilk ikisinde daha rafine ve entellektüel bir görüntü sergileyen, demokrasiyi sadece bir üst yapı kurumu olarak görüp, topluma yansıtan çıkar gruplarıdır. Yeni Dünya Düzeni'nin "bireyselci" düşünce akımı ile kişilik geliştirme; çalışan ve toplumun gözünü kapatan bu kısım, sistemden beslendiği sürece bu faaliyeti sürdürürken, ekonomik sorunları perdelemekte ve çözümleri ertelemektedir. 

Bu üç tehlikeli akım da, dış ve iç çevrelerce korunduğundan dolayı, amaçlarına hizmet etmede başarılıdırlar. Ne var ki, bunlar başarılı olması; toplumun önünün tıkanma, dış ve iç güçlere teslim olması ve giderek yoksullaşması anlamına gelmektedir. İşin daha tehlikeli boyutu şudur ki, bu üç akım da, farklı derece ve düzeylerde olmak üzere, devle ait ve özel eğitim kurumlarına el atmış ve buralarda ciddi biçimde örgütlenmişlerdir. Toplumsal kanserleşmeden kurtulmadıkça, aydınlık bir geleceği ummak da güçleşmektedir.

Kaynak: Prof. Dr. İzzettin Önder – İstanbul Üniversitesi

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Türküler

Since 2005