Türkiye Ekonomisi

Dünya Ekonomisi

Osmanlı Ekonomisi

Finansal Ekonomi

İşletme Ekonomisi

Hizmet Ekonomisi

Kalkınma Ekonomisi

Tarım Ekonomisi

Borsa ve Yatırım

Ekonomi Sözlüğü

Ekonomi Ders Notları

Ekonomi Düşünürleri

Genel Ekonomi Soruları

Özel İstatistik Arşivi

Özel İktisat Konuları

Açık Öğretim İktisat

Ekonomi Kurumları

Kamu Yönetimi

Kamu (Devlet) Maliyesi

Sigortacılık Konuları

Türkiye İktisat Tarihi

Yeraltı Ekonomisi

Kredi Kartı Piyasası

Gelişmekte Olan Ülkeler

Finansal Piyasalar

Kent Ekonomisi

Liberalizm

Forex Piyasaları

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

KALKINMA VE KALKINMA EKONOMİSİ 

Genel Olarak Kalkınma 

Genel bir tanımlamayla kalkınma, bir ulusun arzu edilen şekilde ekonomik gelişme süreci ortaya koyabilmesi amacıyla, ulusal ekonomiyi bir bütün olarak düzenlenmesidir. Daha geniş anlamda kalkınma, bir toplumda ekonomik, toplumsal ve siyasal alanda arzu edilen her türlü değişme ve gelişme olarak tanımlanabilir. Tarihsel olarak kalkınma, azgelişmiş denilen ülkelerde ortaya çıkan büyük ölçüde beşeri acıların azaltılması ve maddi refahı arttırmaya yönelik potansiyelin harekete geçirilmesi anlamını içermektedir (Gasper, 1995: 209). Kalkınma, ülkelerin ulaşmaya çabaladığı bir hedef ve aynı zamanda nedensel ilişkileri içeren bir süreçtir (Ingham 1995:33).

İnsan-eksenli bir tanımlamayla kalkınma, insan kişiliğinin gerçekleştirilmesi için gerekli koşulların yaratılması anlamına gelmektedir. Bu bağ lamda kalkınma, insanların yoksulluk, işsizlik ve eşitsizliğinde ortaya çıkan bir azalma kriterlerine bağlı bir kavram olarak değerlendirilebilir (Seen 1972: 1) Buradaki çabalara rağmen, aslında kalkınma kavramını tanımlamanın oldukça zor olduğu belirtilmelidir. Bir bütün olarak kalkınma iktisadını ortaya çıktığı koşullar ve sonrasında geliştirilen teorilerin kalkınmaya yüklemiş olduğu anlamlara bağlı olarak anlaşılabilecek olan bu kavram; oldukça geniş, kompleks ve farklı anlamlara sahip bir kavramdır. 

Kalkınma iktisadını Hazırlayan Uluslararası Koşullar 

Azgelişmiş ülkelerde kalkınmanın gerçekleştirilmesi gereken bir hedef olarak ele alınışı İkinci Dünya Savaşı sonrasına denk düşmektedir. B günün pek çok azgelişmiş ülkesi Savaş öncesinde sömürge ülke konumunda bulunmaktaydı. Savaştan sonra ise, ulusal kurtuluş mücadeleleri veren Sömürgeler siyasal anlamda bağımsızlıklarını kazanmaya başlamış ve çok sayıda yeni ulus-devlet kurulmuştur. En önemlisi bu ülkelerin kendilerini geri kalmışlıklarının farkına varmaları, daha hızlı bir ekonomik sürece girmeleri yönünde ulusal kalkınma talepleri ortaya çıkarmış ve bu talep sürek devam etmiştir.

Azgelişmiş denilen bu ülkelerin kalkınma özlemleri yanı sıra, ikinci olarak, ABD ve SSCB'nin temsil ettiği iki kutuplu bir Soğuk Savaş dünyasının rekabet ortamı nedeniyle, tarih boyunca gündeme alınmayan kalkınır sorunu, artık çözülmesi gereken ciddi bir sorun olarak ele alınmaya başlanmıştır. Soğuk Savaş dönemi pek çok gelişmiş ülkenin, yoksul ve ideolojik olarak bağımsız konumda bulunan az gelişmiş ülkelere, gerek ekonomik gerekse siyasal açıdan artan ölçüde ilgi göstermelerine yol açmıştır,

Üçüncü olarak, dünya ekonomisinin karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi içinde olduğu düşüncesi gelişmiştir. Dünyada çeşitli ülkeler tarafından üreti­len temel hammadde kaynaklarının kıtlığı ve petrol fiyatlarının artması kor­kusu karşılıklı bağımlılığın önemle ele alınması gereğini güçlendirmiştir (Thirlwa11, 1994: 4), Bu durum azgelişmiş ülkelerin ihmal edilmemesi ve geliştirilmesi gerektiği sonucunu doğurmuştur

Dördüncü olarak, Birleşmiş Milletler'in (United Nations: UN) savaş sonrasında yeniden şekillenmesi ve ilave olarak Dünya Bankası (International Bank of Research and Development), Uluslararası Para Fonu (International Money Found: IMF) ve Uluslararası Çalışma Örgütü (International Labour Organization: ILO) gibi kurumlar ve çeşitli bölgesel kuruluşun kalkınma iktisadına yeni bir ivme vermiştir, Bu kurumlar eliyle yaptırılan çok sayıda çalışma kalkınma teorisinin akademik olmayan bir alanının da ortaya çıkması da yol açmıştır. 

Beşinci ve son olarak, söz konusu uluslararası ilgi akademik bir ilgi ile birleşerek; bazen ideolojik, bazen insancıl, bazen pragmatik ve bazen da bilimsel endişe ve çabalarla kalkınma sorununu teşhis etmek, çözüm önerile­ri getirerek ve kalkınma hedefinin gerçekleştirilmesi için izlenecek yolları belirlemek amacıyla, iktisat bilimi içerisinde kalkınma iktisadı denilen yeni bir disiplinin ortaya çıkmasına neden olmuştur, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkalı kalkınma iktisadı disiplini; teorileri, araştırmaları, endişe­leri ve uluslararası kurumların çalışmaları ile, geniş bir bütünlük içinde, or­taya çıktığı dönemin özelliklerini yansıtmaktadır. 

KALKINMA iKTİSADININ TEORİK TEMELLERİ 

Aydınlanma Düşüncesi ve Modernleşme Teorisi 

Burada ayrıntıları ile açıklanamasa da, aydınlanma düşüncesi ve modernleşme teorisinin kalkınma iktisadını önemli ölçüde etkileyen iki ö­nemli düşünsel gelenek olduğu kısaca vurgulanmalıdır. Aydınlanma felsefe­si, orta çağ feodalizminin son bulması ve modem Avrupa'nın kurulması sürecinde, Batı Avrupa'da yaşanan büyük çaplı tarihsel, toplumsal ve eko­nomik dönüşüme paralel olarak ortaya çıkmıştır. Aydınlanma felsefesi, do­ğanın düzeninin evrensel olduğu, sonra gelenlerin öncekilerden üstün olaca­ğı, ilerlemenin bir evrimle gerçekleşeceği, ilerlemenin basitten komplekse doğru tanımlanmış aşamalar boyunca hareket edeceği, bunun tek yönlü zo­runlu bir süreç olacağı varsayımlarına sahip bir felsefedir. Aydınlanma felse­fesi, genel bir paradigma olarak 18. ve 19. yüzyıl boyunca bilimsel düşünce­yi, bu bağlamda iktisat bilimini (örneğin Adam Smith, David Ricardo gibi klasik iktisatçıları ve K. Marx'ı) etkilemiştir (Türkay, 1995: 90-92). Bu yüz­den pek çok iktisatçı basitten karmaşığa doğru sıralanan ekonomik ve top­lumsal evrim veya gelişme şemaları çizmiştir. Söz konusu klasik anlayış, modernleşme teorisinin de etkisi ile birlikte, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, kalkınma iktisadında yer alan teorilere de yansımıştır. 

Emile Durkheim ve Max Weber'in teorik orijinlerini temsil ettiği modernleşme teorisi ise, 1950 ve 1960'larda başta Taleott Parsons olmak üzere, pek çok sosyal bilimci tarafından geliştirilmiştir (Webster, 1995: 104­120). Modernleşme oldukça geniş bir sosyal bilim kavramı olup, ekonomik anlamda, sanayileşme, kentleşme ve tarımda teknolojik dönüşümü ima eder. Sosyal olarak, kişisel gelişimde başarının yükselmesi ve geleneksel bağların zayıflaması anlamını içerir. Siyasal yönü, güç ve otoritenin rasyonelleştiril­mesi ve bürokrasinin büyümesi anlamını içerir. Kültürel olarak, bilimsel bilginin büyümesine bağlı olarak ortaya çıkan toplumun artan ölçüde sekülerleşmesi anlamına gelir (Ingam, 1995: 40). 

Modernleşme teorisyenlerinin ileri sürdükleri şekliyle, modernitenin ya da modernliğin içeriğini bu noktaya ulaşmış toplumların, diğer bir ifadey­le endüstriyel ekonomilerini demokrasi ile birleştiren Batı Avrupa ve Kuzey Amerika toplumlarının deneyimleri oluşturmaktadır (Bernstein, 1992: 43). Belli bir anda modern olmayan veya "geleneksel" olan Batı dışı toplumlar, "modern" olan Batı toplumlarının izlemiş olduğu yolu izleyerek, modern­leşmiş olacaklardır. Böylece modernleşme teorisi, gelişmemiş toplumların nasıl gelişeceğini gelenekselden moderne doğru ilerleyen bir gelişme süreci tanımlayarak göstermektedir (Webster, 1995: 104-120). 

Modernleşme teorisi, gelenekselden moderne doğru tarif edilen ge­lişme sürecinde, gelişmenin Batı'ya oranla bazı farklılıkları olacağını ileri sürmektedir. Batı Avrupa'da kapitalist ekonomilerin gelişmesi, devletin her hangi bir rolünün olmadığı plansız bir takım gelişmelerle, uzun bir zaman dilimi içinde ortaya çıkmıştır (Toye, 1995: 43-44). Oysa iktisadi büyümeyi gerçekleştirebilmek ve azgelişmiş ülkelerle Batı arasındaki gelişmişlik fark­larını "kısa sürede" kapatabilmek için, bugün gösterilen çabaların bilinçli olarak planlanması gerekir. Örneğin düşünceleri kalkınma iktisadına yansı­yan ve aynı zamanda bir modernleşme teorisyeni olan Hoselitz'e göre, azge­lişmiş ülkelerin hükümetleri, devlet eliyle bilinçli bir şekilde iktisadi kal­kınma planlaması yapmak ve bu planları kendi olanakları ölçüsünde gerçek­leştirmek zorundadır (Hoselitz, 1970: 18). 

Kısaca, modernleşme teorisinde toplumsal ve siyasal değişim için devletin çeşitli şekillerde müdahalede bulunmasının gerekliliği ileri sürül­müştür. İlave olarak, içerden yapılan müdahaleler yetersiz kaldığında, dışarı­dan yardım ve desteklerin sağlanması yoluyla müdahale sürecinin tamam­lanmış olacağına dair çeşitli vurgular yapılmıştır (Türkay, 1995: 119).

Azgelişmiş ülkelerin kalkınma çizgisinin Batı deneyiminin bir kop­yası olacağından hareket eden modernleşme teorisi, siyasal düzeni de içere­cek şekilde oldukça geniş bir çerçevede gelişmiştir. Bu bağlamda siyaset bilimi 1950'lerden 1970'lere doğru, modernleşme üst teorisinin bir alt kate­gorisi olarak çok sayıda siyasal gelişme teorilerinin geliştirilmesine tanıklık etmiştir. Bu teorilerde de, gösterilen siyasal hedeflere bütün gelişmekte olan devletlerin kalkınmanın son aşamasında ulaşacakları ima edilmiştir (Lemco, 1988: 16-21). Böylece teorik açıdan kalkınma teorileri, aynı dönemde genel modernleşme teorisinin bir alt versiyonu olarak tamamlanmış olmaktadır. 

iktisat Teorisi

Klasik iktisat 

Kalkınma iktisadı, sosyoloji, antropoloji, tarih, siyaset bilimi ve ikti­sat bilimi içinde saklı kalan, belirli bir statüsü olmayan ve disipline olmamış bir alan olmuştur. Bununla birlikte kalkınma sorunu iktisat bilimi içinde tamamen ihmal edilmiş değildir. Farklı bakış açıları sergilemiş olsalar da, klasik iktisatçılar (A. Smith, D. Ricardo, T. Malthus, I.S. Mill ve K. Marx) ekonomik ilerlemenin nedenleri ve sonuçları hakkında ilk düşünceleri oluş­turmuşlardır. 

Söz konusu iktisatçılar çok farklı yollardan bu günün gelişmekte olan ülkelerinde yer alan kalkınma sorunlarına benzer sorunlarla ilgilenmiş­lerdir. Örneğin ilk kez 1776' da yayınlanmış olan ünlü Ulusların Zenginliği­nin Doğası ve Nedenlerine İlişkin Bir Soruşturma (An Inquiry into the Nature and Cazıses of the Wealth of Nations) adlı eserinde, Smith'in (1904) amacı ekonomik kalkınmanın doğası ve nedenlerine ilişkin yasaları bulmak­tan başka bir şey değildi. Benzer şekilde l817'de yayınladığı Siyasal İktisat ve Vergilemenin ilkeleri (Principles of Political Economy and Taxation) adlı kitabında Ricardo'nun ana hedefi, Smith'i izleyen bir anlayışla, ekonominin işleyişindeki temel hareket yasalarını bulmaktı. Kısaca bir bütün olarak ay­dınlanma döneminin akılcı, evrenselci ve pozitivist yaklaşımı etkisinde bu­lunan klasik iktisatçılar ve Marx, Batı'da ortaya çıkan büyük endüstriyel dönüşümle ilgili olarak, bütün toplumlar için geçerli doğal ve evrensel yasa­Jarı ortaya koymayı amaçlamışlardı. Bu bağlamda, Batı toplumları toplumsal gelişme veya evrimin daha önceki aşamalarını geçerek belli bir düzeye u­laşmıştır. Batılı olmayan diğer toplumlar da zamanla bu evrim sürecine dahil olacaklardır. 

Bununla birlikte, söz konusu iktisatçılar başta İngiltere olmak üzere sanayi devrimi ortamında gelişmiş ülkeleri referans almış ve doğal olarak daha çok kendi çağdaş dönemlerini yorumlamışlardır. Bu yüzden klasik ikti­satçıların doğrudan doğruya şimdiki gelişmiş ulusların kalkınma deneyimle­rine yönelik gözlemlerine dayalı olarak ders çıkarmak yetersiz kalmaktadır. Her şeyden önce klasiklerin şahit olduğu Batı deneyimi kalkınmanın kendine özgü uzun bir süreç olduğunu göstermektedir. Kalkınma iktisadı ise, çoğun­lukla bu sürecin alacağı zaman ölçüsü ile ilgilenmekte ve kalkınma sürecinin nasıl hızlandırılacağı ve böylece bu kalkınma süresinin nasıl kısaltılacağı sorusuna cevap bulmaya çalışmaktadır. 

Ayrıca klasik iktisatçılar, piyasa güçlerinin serbest işleyişi sonucun­da sosyal yararın maksimize edileceğine inanarak, piyasa mekanizmasına müdahale etmeye genellikle karşı çıkmışlardır. Oysa 1929 dünya ekonomik krizi sonrasında, başta batı dünyası olmak üzere dünya genelinde pratik hü­kümet politikalarında piyasanın tamamen kendi işleyiş sürecine bırakılması yerine, devletin aktif müdahalelerde bulunması gerektiği düşünülmeye baş­lanmıştı. Bu değişimin paralelinde, iktisat biliminin klasik ve neo-klasik teorik geleneği içinde önemli bir değişim yaşanmıştır. Başta Keynesyen e­konomi olmak üzere, 1930'lu yıllarda bu tür devletçi politika uygulamaları ve teorilerde meydana gelen değişim kalkınma iktisadı için de önemli bir temel teşkil etmiştir. 

J.M. Keynes 

Kalkınma sorununun ekonomik sorunlarla birlikte düşünüldüğü di­ğer bir dönem 1929 ekonomik bunalımı olup, başta J.M. Keynes olmak üze­re pek çok akademisyen bu sorunla ilgilenmiştir. Söz konusu bunalım orta­mında gelişmiş ülkeler için her hangi bir çözümsüzlük bulunmuyordu; çünkü teoriyle pratik çözüm arasında talep yetersizliğine dayalı Keynesyen teoriyi geliştirmiş olmak yeterli olmuştur. Keynes eksik istihdamda dengenin sağla­nabileceğini ileri sürerken, durgunluktan çıkabilmek için otonom yatırımla­rın talep yaratıcı rolünü önemle vurgulamış ve teorik devlet müdahalesi öne­risiyle sorunu çözmüştür. Bu çözümlemede Keynes azgelişmiş Ülkeler öze­linde her hangi farklı bir çözüm önermiş değildir. Bununla birlikte Keynes'in bir devlet müdahalesinin gerekliliğine yönelik tespiti, kalkınma iktisadının modernleşme teorisinden almış olduğu "müdahale" kavramına iktisat bilimi açısından meşru bir dayanak sağlamış oluyordu. 

Belirtmek gerekir ki, Keynes, klasik ve neoklasik gelenekten önemli ölçüde farklı olmakla beraber, piyasanın işleyişini tamamen ikame etmeye­ceği düşünülen bir müdahale düşüncesini ileri sürmektedir: "Kuşkusuz tam istihdamı sağlamak için gerekli yönetimin merkezi organlarının bulunuşu, devletin geleneksel fonksiyonlarında büyük bir gelişmeye neden olacaktır. Zaten modern klasik teori de ekonomik güçlerin serbestçe uygulanmasını ılımlaştırmanın ya da yönetmenin gerekli olabileceği çeşitli durumlara dikkat çekmiştir" (Keynes, 1980: 404). A. Lewis de "Keynescilik neo-klasisizm için bir dipnottan ileri geçemez" (Lewis, 1954: 90) yorumunu yapmaktadır. Kalkınma iktisadına içerilen müdahale kavramı da, piyasayı ikame etme amacıyla değil, sadece kalkınma sürecini hızlandırmak amacıyla klasik gele­neğe konulan bir istisna olarak kabul edilmiştir.

Keynesyen teorinin kalkınma iktisadına bir temel ve dayanak oluş­turmanın ötesinde tek başına azgelişmiş ülkelerin kalkınması için yeterli bir teorik çerçeve sunmadığı belirtilmelidir. Keynes ve aynı dönemde yaşayan bir çok iktisatçı özellikle gelişmiş ülkelerin durgunluk ve işsizlik sorunu ile ilgilenirken, sömürge ülkelerdeki ekonomik geri kalmışlık sorununu ihmal etmişlerdir. Azgelişmiş ülkelerde Keynesyen anlamda otonom yatırımlar devlet eliyle yapılacak olsa da, büyüme ve kalkınmanın her türde kaynak miktarı ve niteliğindeki artışlara bağlı olacağı bir gerçektir. Azgelişmiş ülke­lerin yoksul olmasının nedeni kaynak eksikliği veya kaynakları kullanıma sokmada arzu veya yetenek eksikliğidir. Azgelişmiş ülkelerde bu güne kadar olduğundan daha hızlı bir ekonomik gelişme olasılığını arttıracak bir kaynak tahsisi ve planlama yapmak gerekmektedir. Bu açılardan Keynesyen teori azgelişmiş ülkelerin kalkınma sorunlarını çözmede önemli ölçüde yetersiz kalmaktadır.

Kaynak: Sami Taban ve Muhsin Kar'ın (2003) "Kalkınma Ekonomisi Seçme Konular" (Bursa: Ekin Yayınevi) adlı edit kitabından alınmıştır.

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Gizlilik Politikası

Sağlık Bilgileri