Türkiye Ekonomisi

Dünya Ekonomisi

Osmanlı Ekonomisi

Finansal Ekonomi

İşletme Ekonomisi

Hizmet Ekonomisi

Kalkınma Ekonomisi

Tarım Ekonomisi

Borsa ve Yatırım

Ekonomi Sözlüğü

Ekonomi Ders Notları

Ekonomi Düşünürleri

Genel Ekonomi Soruları

Özel İstatistik Arşivi

Özel İktisat Konuları

Açık Öğretim İktisat

Ekonomi Kurumları

Kamu Yönetimi

Kamu (Devlet) Maliyesi

Sigortacılık Konuları

Türkiye İktisat Tarihi

Yeraltı Ekonomisi

Kredi Kartı Piyasası

Gelişmekte Olan Ülkeler

Finansal Piyasalar

Kent Ekonomisi

Liberalizm

Forex Piyasaları

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

İşsizlikle İlgili Klasik Görüşler

Yaklaşımın Temelleri

Daha önce de söz edildiği gibi, 1930'lu yıllara kadar iktisatçılar piyasanın kendi haline bırakılması durumunda işsizlik oranının minimum düzeyde kalacağına inanmışlardı. Bu nedenle 19'ncu yüzyılda ve 20'nci yüzyılın başlarındaki ünlü ik­tisatçılar (John Stuart Mili, Alfred Marshall ve A.Cecil Pigou gibi) bir ekonomideki üretim faktörlerinin tam istihdamını gerçekleştirmek için devlet müdahalesine ge­rek olmadığını savunmaktaydılar. Bu iktisatçılar, üretim faktörlerinden birisi olan işgücünün kimi zaman eksik istihdamının söz konusu olabileceğini, yani ekono­mide işsizliğin kimi zaman artabileceğini kabul ediyorlar, ancak tam istihdam dü­zeyinden uzaklaşma anlamına gelen bu işsizlik artışının geçici olduğunu ve piya­sa mekanizmasının tam istihdamı otomatik olarak yeniden sağlayacağını savunu­yorlardı. Keynesyen yaklaşımı anlayabilmek için, klasik iktisatçıların neden böyle düşündüğünü anlamamız gerekmektedir. 

Temel olarak klasik iktisatçılann görüşleri, 19'ncu yüzyıl Fransız iktisatçısı John Baptise Say tarafından öne sürülen ve daha sonraki yıllarda onun adıyla anılan bir yasanın işlemesi ile özetlenmektedir: Her arz kendi talebini yaratır. Bu yasanın iş­lemesi ile "toplam harcamaların tam istihdam üretim düzeyini sağlamada yetersiz kalması söz konusu olamaz" görüşü savunulmaktadır. Say kanununa göre belirli bir miktardaki mal ve hizmetin üretimi, bu üretimi satın almaya yetecek miktarda bir gelirin yaratılması ile sonuçlanır. Üreticilerin üretim faktörü sahiplerine öde­dikleri miktar üretilen mal ve hizmetlerin değerine eşit olmak zorunda olduğun­dan, Say kanununa göre her arz kendi talebini yaratmaktadır. Ancak klasik ikti- Say Kanunu: satçıların da belirttiği gibi bu süreci bozan kimi iktisadi olgular bulunabilir. Örne- ğin üretim faktörü sahiplerinin bir kısmı gelirlerinin tamamını harcamak yerine ta­sarruf ederlerse, piyasadaki ürünlerin tamamını satın almaya yetecek gerekli har­cama nasıl gerçekleştirilecektir? 

Klasik iktisatçılann bu soruya verdikleri cevap, tasarruf edilen her liranın yatı­rıma dönüştürüleceği şeklindedir. Bu yüzden, genellikle büyük işletmeler tarafın­dan gerçekleştirilen yatırımlar, üretim faktörü sahiplerinin tasarrufları sonucu or­taya çıkan harcama sızıntısını giderecektir. Bu nedenle yatırımlar da gelir-harcama akımına bir ilave olarak nitelendirilebilir. Klasik iktisatçılar bir ekonomideki yatı­rım miktarının tasarruf miktarına otomatik olarak eşit olacağına inanmaktaydılar. Zira faiz oranı (yani parayı kullanmanın fiyatı) bu iki büyüklük arasındaki eşitliği sağlayacak şekilde yükselecek veya düşecektir. Diğer bir deyişle ekonomide ödünç verilebilir fonlara ilişkin bir piyasa vardır ve bu piyasada faiz oranı, tasar­ruf sonucu arz edilen fonların yatırım sonucu talep edilen fonlara eşit olmasını sağlayacak şekilde değişim gösterir. Bu nedenle yatırıma harcanan miktar tasarruf edilen miktara eşit olacaktır. 

Bunun dışında, klasik iktisatçılar işverenlerin satabileceği mal ve hizmet mik­tarının toplam harcamaların yanı sıra, işverenlerin mal ve hizmetler için istedikle­ri fiyata da bağlı olduğunu belirtmişler ve firmaların satamadıkları ürünlerini sata­bilmek amacıyla fiyatlarını düşüreceklerini savunmuşlardır. Firmalar arasındaki re­kabet fiyatların düşürülmesi için firmaları zorlayacaktır ve bu da ekonomide tam istihdam üretim düzeyinin sağlanması ile sonuçlanacaktır. Ancak bu sürecin işle­yebilmesi için üretim faktörlerine ait fiyatların da düşürülmesi gerekmektedir. Ak­si takdirde firmalar açısından zarar söz konusu olacaktır. Zira firmaların üretim faktörlerine ödedikleri miktarda bir azalma olmazken ürünlerinin satışından elde ettikleri hasılat miktarı azalacaktır. Klasik iktisatçılara göre böyle bir ortamda fak­tör fiyatlarının da düşmesini beklemek gayet doğaldır. Aslında klasik iktisatçılar iş­gücünün fiyatı olan ücretlerin bu yönde esnek bir yapıya sahip olduğunu kabul etmekte ve bu yapının işçiler arasındaki rekabetin sonucu olarak ortaya çıktığını öne sürmekteydiler. Klasik iktisatçılara göre söz konusu rekabet sürecinin işleme­si sonucu ücretler çalışma isteğinde olan herkesin iş bulabileceği bir düzeye iner ve tam istihdam gerçekleştirilmiş olur. 

Klasik Görüşün Eleştirisi 

1930'larda yaşanan Büyük Bunalım klasiklerin yukarıda kısaca özetlenen görüşle­rinde aksayan bazı hususların olduğunu ortaya koymuştur. Büyük Bunalım'da or­taya çıkan durgunluk uzun bir süre devam ettiği ve milyonlarca insan bu sürede işsiz kaldığı için, işsizliğin sadece geçici bir süre için ortaya çıktığını, ekonominin makul bir süre içinde otomatik olarak tam istihdamı sağlayacağını kabul etmek ol­dukça güçleşmiştir. işte Keynes ve onu izleyenler bu noktada klasik modelin en azından iki tane temel eksikliği bulunduğunu öne sürmüşlerdir.

Bu eleştirilerden ilkine göre, bir ekonomide yatırım ve tasarruf yapan ekono­mik birimler genellikle farklıdır ve bunlar birbirlerinden farklı gerekçelerle yatırım ve tasarruf yapmaktadırlar. Tasarrufların önemli bir miktarı ilerideki günler için bir tarafa para koymayı amaçlayan hanehalkları tarafından gerçekleştirilirken, yatırım­ların önemli bir miktarı tesislerini genişleterek veya yeni teçhizatla takviye ederek kârlarını arttırmayı amaçlayan firmalar tarafından gerçekleştirilmektedir. Yüksek bir istihdam seviyesini gerçekleştirmeye olanak tanıyan bir üretim düzeyinde, ha-nehalklarının yapmayı planladıkları tasarruf miktarının işadamlarının yapmayı planladıkları yatırım miktanna eşit olacağı garanti değildir. Tasarruf, yatırımların finansmanında kullanılmak yerine, elde tutulan para miktarının artmasına da ne­den olabilir. Bu yüzden kapitalist bir ekonomik sistem içinde devletin uygun po­litikalar izlememesi durumunda işsizliğin olmayacağı veya enflasyonun ortaya çık­mayacağı gibi kesin bir kural olamaz. 

İkinci olarak, Keynes ve onu izleyen iktisatçılar klasik modelin "ücretler ve fi­yatlar tam esnektir" şeklindeki varsayımlarının gerçekçi olmadığını savunmuşlar­dır. Bu eleştiriye göre, günümüz ekonomileri ücretlerin ve fiyatların esnek olma­sına engeller getiren çok sayıda faktör nedeniyle tam rekabetçi yapıdan uzaklaş­maktadırlar. Özellikle birçok sanayi kolunda fiyatlan düşürmekten kaçınan az sa­yıda üretici firma söz konusudur. Talepteki büyük bir azalmaya karşın bu sektörlerde fiyatlar uzun süre aynı düzeyde kalabilmektedir. Bunun dışında işçi sendi-kalan ücretlerin düşürülmemesi yönünde büyük bir mücadele verebilirler. Bu ger­çekler ışığında, klasik modelin ücretlerin ve fiyatların esnek olduğu şeklindeki varsayımlan gerçekçi görünmemektedir. Buna bağlı olarak, ücretlerin ve fiyatların düşmesi ile tam istihdamın sağlanacağını savunmak da gerçekçi değildir.

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Gizlilik Politikası

Sağlık Bilgileri