Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Klasikler ve Adam Smith Ulusların Zenginliği 

Adam Smith Ekonomi

Bugünkü konumuz klasik ekol ile Adam Smith. Bundan önce giriş niteliğinde bir konuşma yapacağım. Burada ilgileneceğimiz şey biraz da politik iktisat. İktisadın ilk hali aslında politik iktisat. Daha sonra aritmetiğin girmesiyle birlikte başka bir ikti­sat okuyoruz. Özellikle neo-klasik iktisat okuduğumuz bu dönemde, iktisadı sadece aritmetikten veya matematikten ibaret sanmamak lazım; çünkü yaptığımız bir çok şeyin altında ister istemez tercihler söz konusu. Bu anlamda normatif veya pozitif iktisadın ayrımına baktığımızda, bilim; 

1. Ne olması gerektiğiyle ilgilenir

2. Ne olup bittiğiyle ilgilenir. 

İktisada sosyal bilimler içinde baktığımızda daha çok ne olması gerektiğiyle il­gilenen bir bilim dalı olarak karşımıza çıkıyor. Politik iktisada baktığınızda öncelik­le belirlenen a priori sistemi var. Yani, kafada öncülerimiz var. Hatta biraz da iktisa­dın bilim olup olmaması bu anlamda tartışılır. Bu anlamda siyasal tercihlerin de işin işine girdiğini düşünürsek, iktisat pozitif iktisat olma niteliğine hep öykünse de nor­matif niteliği karşımıza çıkıyor. Yani eninde sonunda işin içine ideoloji giriyor. Bu anlamda baktığımızda, bilimsel olma niteliği tartışılan bir dalla birlikteyiz. Ama za­ten başka da bir çaresi yok; çünkü eninde sonunda bir ekonomi politikası uygulama­ya girdiğiniz anda işin içine siyaset de giriyor. Örneğin, enflasyonu indirme politi­kası uyguladığınızda ister istemez işin içine birtakım siyasal tercihler koyuyorsunuz. Ne gibi? Kamu harcamalarını kısmak, para arzını kısmak demek. Bunlar aslında sa­dece politika gibi görünse de işin içinde bir siyasal tercih var. Neden? Kamu harca­malarının kısılmasıyla gelir dağılımıyla oynarsınız. Enflasyon keza öyle. Enflasyo­nu destekleyen bir politika uy gülüyorsanız, enflasyon belli bir gelir aktarımıdır; sa­bit gelirlilerden, yatırım yapmayan kesimden yatırım yapan kesime gelir aktarımı­dır. Türkiye'de de böyle olmadı mı? Uyguladığınız bir politikanın sadece teknik ol­masının olanağı yoktur. 

Bu söyleşilerle aslında kapitalizmin tarihinde gezineceğiz. Aslında bu biraz da insanlığın serüveni. İktisadın heyecan verici tarafı da bu. Baktığınız zaman kabi­lelerden gelen, feodalizme devinen, imparatorluklara ve krallıklara dönüşen; ora­dan ulus-devlete dönen ve son olarak da uluslar üstü olarak, dünya küreselleşme denilen bir yere doğru gidiyor. Dünya giderken kendi başına gitmiyor; bizim siya­sal tercihlerimizin sonucu olarak böylesi bir sürece evriliyor. Doğal olarak geriye çevrilmesi zor olan bir değişim. Ama bu gelişimde iktisat, klasik iktisadın niteli­ğinde zamandan ve mekandan kopuk bir bilim mi? Yoksa zamana ve mekana gö­re değişen bir bilim mi? Zaman ve mekana göre değişen bir bilimse, tarihsel süre­ci de etkileyen bir bilimdir ki bu niteliği ile diğer ekollere de esin kaynağı olmuş­tur. 

Niye klasik iktisat ortaya çıkmış? Klasik okul dediğimiz okul nasıl bir süreçte karşımıza çıkıyor?

18. yy. başlarına kadar olan dönemde kapital birikmemiş durumda. Merkantiliz­min ve fizyokratların kapitalizm anlayışıyla klasiklerin kapitalizm anlayışı birbirin­den çok farklı. Merkantilizm, ticari kapitalizmi oluşturma çabasında olduğu için ko­rumacılığa dayanan, elinde bulunan değerli madenlerle ülkenin zenginliğini savu­nan, biri kaybetmeden birinin kazanamayacağını öngören bir sistem. Burada libera­lizm yok. Devlet müdahalesinin olduğu, ticari kapitali yaratmak için devlet kontro­lünün olduğu bir sistem. Bu aşamada kapitalizmin gelişimi için gerekli otan libera­lizm henüz oluşmamış. Liberalizm aşamasına gelebilmesi için, ticari kapitalin sana­yi kapitalizmine dönüşebilecek düzeye kadar gelişmesi gerekiyor. Kapitalizmin ge­lişimi için liberalizm bir gereklilik. 18. yy.'a geldiğimizde ticari kapital yaratılmış, tarımdan gelen bir kapital var; bu kapitalin sanayi devrimiyle birleşmesiyle, üreti­min çoklaşmasını görüyoruz ve bu üretimin pazar istediğini görüyoruz. Bu haliyle kapitalizm veya liberalizm merkantilizmin ölçülerindeki bir iktisadı kaldıramamak­tadır. Önünde herhangi bir engel istemiyor. Dinle de hesaplaşmasını yapmıştır, bire­yin özgürlüğünü kısıtlayan her şeye karşı, devleti o anlamda sorgulayan bir sisteme doğru gidiyor. Bu etik anlamda bir şey değil; "İnsanlar özgürleşsin, daha iyi bir dün­yada yaşasın"dan ziyade sermayenin önünü açmak. Çünkü özgürlüğe sekte vuruldu­ğu an, sermaye pazara gidemiyor. Bu yeni pazar arayışlarına baktığımızda, libera­lizm bir gereklilik. Bu klasik okulla başlıyor. Klasik okul, kapitalizmin geldiği nok­tada bir dönüşüm çabası içinde. O dönemde insan oğlunun getirdiği çok büyük ye­nilikler var. Birincisi Rönesans var; aydınlanma hareketi insanın özgürleşmesini sağlamaya niyetli. Sonra savaşlar azalmış, önemli buluşlarla birlikte nüfus artışı sağ­lanmış durumda. Bunu da birleştirdiğimizde bireyin özgürlüğünü referans alan bir dünyaya doğru gidiyor. İngiltere'de başlayan sanayi devrimi pazarlara daha fazla ge­reksinim duyan bir yapıyı, bu ise iaisser faire' liberalizmini gerektiriyor. Bu, hem bireyin özgürlüğüyle beslenen bir süreç, hem kapitalin kendini daha fazlalaştırması için gerekli bir sistem. Böyle bir ortamda klasik okul başlıyor. Klasik okula, pozitif iktisadın ilk bilim niteliğinde olmasını sağlayan bir okul denir. Bu anlamda belki doğru; çünkü ilk defa makro - mikro üzerine kafa yorulmuş, gelir dağılımı, üretim üzerine kafa yorulmuş bir okuldur. Tek bir lider etrafında toplanan bir okul değildir. İçinde çok sayıda iktisatçının bulunduğu bir okul ve sadece kendi okullarını değil, kendinden sonraki okulları da besleyen bir okuldur. Dolayısıyla klasik okul her da­im konuşulacaktır. 

Liberalizm, düşe kalka da olsa bir şekilde kendine yeni okullar yaratarak meşru­iyetini korumaya çalışıyor. Bunu yaparken farklı düşünceleri de içeren bir okul. Me­sela J. S. Mili klasik okulun önemli bir ismidir, ama hayatının sonlarına doğru sos­yalist düşünceye gönül vermiştir. Ricardo ve Malthus'a baktığınızda, bunlar kötüm­ser iktisatçılardandır, liberalizmin o anlamda yürümeyeceğini, devletin de müdaha­le etmesi gerektiğini savunan iktisatçılardandır. İyimserlere baktığımızda Adam Smith'i başta görüyoruz. Onlar bu sistemin herhangi bir şekilde sekteye uğramaya­cağını, bu sistemin devam edeceğini savunan iktisatçılardır. Dolayısıyla liberalizmin içerisinde çok sayıda düşünürü göreceğiz. Birleştikleri temel konu liberalizmin ger­çekten sistemlerin en iyisi olduğu ve dolayısıyla krizlere rağmen bir şekilde ayakta tutulmaya çalışılması gerektiğine inanan iktisatçılardır.

Aslında klasik okulla başlayan bir liberalizm kapitalizm anlayışında, reel kapita­lizme rastlamıyoruz. Dünyada reel kapitalizmin veya reel liberalizmin uygulandığı bir ülke yoktur. Çünkü eninde sonunda müdahale oluyor. Dünyada da bunun örnek­lerini çok görmekteyiz. Amerika'da, Japonya'da ve birçok yerde faizlere, dış ticare­te vb. müdahale oluyor. Buradaki tartışma da bu: Devlet müdahalesi mi krizlerin ne­deni, yoksa krizler sonucunda kapitalizmi ayakta tutabilmek için mi devlet müdaha­lesine ihtiyaç var? Liberal iktisatçılar arasında da bu iki ayrımı savunan kişiler var. 

Klasik okula kapitalin önünü açabilmek için ihtiyaç duyulmuştur. Ticari kapita­lini sanayi kapitaline çevirebilmek için, aydınlanma çağının özgürlüğüyle bunun ya­pılması gerekiyordu. 

Adam Smith'e iktisadın babası denir; aslında bu liberal iktisatçıların yorumudur. Klasik okulun kurulmasında çok önemli bir payı vardır. İçinde bulunduğu dönem iti­barı ile aydınlanma çağından çok etkileniyor ve bunları iktisada yorumlamak konu­sunda kafa yormaya başlıyor. Bu arada Nevvton fiziği iktisatta önemli bir devrim ya­ratıyor. Nevvton'un evren ile ilgili düşüncelerinde kendiliğinden işleyen bir ev-ren-dünya ilişkisi varsa, iktisadi hayatta da kendiliğinden işleyen bir sistem niye ol­masın? Acaba insan aklıyla oluşturulan politikalar, evrenin denge mekanizmasını bozar nitelikte mi? Çünkü eğer fizik böyle işliyorsa, iktisadi olaylar da aslında bun­dan kopya çekebilir. İktisadi sistemler de dünyanın evrenle uyumuyla ilgili bir kop­ya çekebilir, iktisadi sistemi oturtturabilir miyiz ilkesinden yola çıkıyor. Bir kısmı bu. İkinci kısmı da aydınlanma çağı ile gelen dünyada özgürlük var. Bu özgürlüğü Adam Smith çok kullanıyor. İnsanın özgür olması, onu engelleyecek hiçbir şeyin ol­maması. Bu nedenle prototip bir insan yaratması gerekiyor. Bu insan tek boyutlu ol­masından dolayı ileride çok eleştirildi. Bu insan, homo economicus; rasyonel, asla hata yapmayan, hata yaptığında sistemi bozabilecek, sistemin yürüyebilmesi için in­sanın doğasına dönen ve hata yapmayan bir yapıya dönüşecektir. Bu bireyi yaratma­daki amaç, kurulan sistemi bireyin elinden almaktır. O başka bir yerde, insan başka bir tarafta. İnsan o sisteme müdahale ederse bozacaktır. Dolayısıyla insanın müda­halesini öngörmeyen, tek boyutlu insan tipi çıkıyor. Toplum da uyumlu bir sistemle çalışacaktır; dışarıdan başka bir müdahalenin olmaması başka türlü açıklanamaz. Bi­lim olması için belli varsayımların olması gerekir. Ama bizim buradaki düşünce sis­temimizin oluşmasında gerçek dünya ile ne kadar örtüştüğü önemlidir. Zaten tarih­çi okullar bu konuda oldukça eleştiride bulunuyorlar. Çünkü böyle tek boyutlu bir insan alırsak, tek boyutlu bir toplum alırsak, o zaman şöyle bir şey diyoruz: Ekono­mi zaman ve mekandan bağımsız bir bilim midir? Yoksa zaman ve mekana göre de­ğişen belli şartlar içerisinde belli dönemlerde zaman ve mekana bağlı olan bir bilgi­ler topluluğu mudur? Tümdengelimsel bir yaklaşımla olayı tek boyuttan çıkartıyo­ruz. Bir insan ve toplum tipi çiziyoruz ve bunu değişmez kabul ediyoruz. O zaman fizik ve kimya ile aynı düzlemde okutturuyoruz. Ama iktisat böyle bir bilim midir? İlk tepki buradan geliyor. Sosyal olaylarla bunun böyle olmadığını görüyoruz. Top­lumlar değişir, bunun altında bir altyapı vardır, bu altyapı ekonomik ilişkilerdir, üre­tim ilişkilerimiz üst yapıyı etkiler. Üst yapı denen din, hukuk sosyal ilişkilerimizi, insan-insan ilişkilerimizi etkiler. Böyle olduğunda prototip yanlış bir tipleme. Ama kapitalizmin böyle bir varsayımı yapması kaçınılmazdı. Diğer varsayımı yaptığı an­dan itibaren otomatik denge mekanizmasını bozacaktır. İnsanoğluna baktığınızda da hiç de öyle rasyonel bir yaratık değil. Klasik okulun bu anlamda Adam Smith'in çiz­diği insan tiplemesinde robot tiplemesine çok yakın bir şey var. Birey her zaman ho-mo economicus davranıyor, hiç de şüphe edilmiyor. Şüphe edilirse otomatik denge mekanizmasından da şüphe edilecektir. Bu varsayımın önemi gerçekten büyük. Adam Smith ilk önemli yapıtını Fransa gezisinden etkilenerek 1776 yılında kısa adı "Ulusların Zenginliği" olan, asıl adı "Ulusların Zenginliğinin Niteliği ve Nedenleri Hakkında Araştırma" olan beş kitaplık bir seride topluyor. İlginçtir, Ricardo bu ki­tabı 23 yıl sonra okuyor. Kitapta çok orijinal fikir olmadığını, çok yeni fikir olmadı­ğını görürüz. Ama bir tartışma ortamı yarattığını da gözden kaçırmamalıyız. Bu an­lamda baktığınızda aydınlanma çağının en büyük düşmanının kilise hakimiyeti ol­duğunu görüyoruz. Aydınlanma çağını kendine referans alan bir Adam Smith görü­yoruz, aynı zamanda iktisadi olayları düzenlemede insan aklının tek başına toplum­sal düzeni sağlamak için yetmediğini savunsa da, Adam Smith bunlardan etkilenme­sine rağmen, insan aklının toplumsal düzenle uyumu sağlamaya yeterli olmadığını söyleyecek bir iktisatçı olmuştur. Görünmez eli insan aklının yerine koymuştur. İn­san, ne kadar rasyonel olsa da, ekonomi politikaları uygulamamalı, bu olayların dı­şında kalmalıdır. Bir tarafta doğal düzeni anlatan bir ekonomi sistemi olmalı, bu gö­rünmez el yardımıyla işlenmeli. Görünmez el kavramı Adam Smith'in bulduğu bir kavram değildir, fizyokratlardan gelen bir kavramdır. Fizyokratlar toprağın bir hedi­ye olduğunu söylerler. Görünmez el Smith'in insanın aklıyla oluşturulacak politika­lara güvenmediğini ortaya koymuştur. İnsanın şu veya bu şekilde ekonomiye müda­halesini önlemeye yönelik politikalar geliştirmiştir. Bu anlamda evrimci rasyonalist dediğimiz veya anti-rasyonalist dediğimiz, yani insan aklıyla oluşturulabilecek eko­nomi politikalarının gidişatı bozacağını, ekonomide uygulanmaya konulan politika­ların yanlışlığını savunur. Bu iş görünmez el veya otomatik denge mekanizması ile gidecektir. Bunun karşısında bir de kurucu rasyonalizm dediğimiz, yani insan aklı­na güvenen, uygulayacağı politikaların doğruluğunu savunan bir görüş vardır. 

Adam Smith nasıl bir toplum özlüyor? Kişisel çıkan ön plana koyan ve kişisel çıkarın peşinde koşan insanların oluşturduğu toplumun toplumsal çıkarı sağlayaca­ğı, böylelikle bu sistemle herkesin bu işten faydalanacağı bir sistem öngörüyor. Bu­na birçok düşünür tepki gösteriyor; mesela Mandel. Aslında Hollandalı bir doktor olmasına rağmen bu sistemde şöyle bir tezatlık buluyor: Kişisel çıkar denen şey gü­nahtır. İnsanların kar peşinde, kişisel çıkar peşinde koşmaları aslında günahtır. Top­lumsal çıkar denilen şey, insan ancak kişisel çıkarlarından fedakarlık ettiği ölçüde toplumsal çıkara ulaşır. Yani bir tarafta günah, bir tarafta toplumsal çıkar var. Ama Mandel'in özelliği şu: gerçekten kişisel çıkar, yani günahla toplumun zenginleşece­ğini kabul etmiş bir iktisatçıdır. Ama burada bir çelişki vardır: bir tarafta günah, öbür tarafta bir fazilet. Toplumun yararına olan bir şeyin birbiriyle örtüşmeyeceği, ama buna rağmen günah işleyerek insanların ülkelerini zenginleştireceği ilkesine gelmiş­tir. Bazı durumlarda kişisel çıkarla toplum çıkarı çatışabilir. Bunun örneği büyük Londra yangınıdır. Burada tuğlacılar, inşaatçılar, camcılar çıkar sağlamışlardır. 

İkinci kitabı olan "Ahlaki Duygular Teorisi" nde insanın neden kişisel çıkarlar peşinde koşarak toplumun çıkarını maksimize edeceğini açıklamaya çalışmıştır. As­lında çok ulvi olmayan kişisel çıkar peşinde koşmanın, tatmin olmaz bir kar güdü­sünün toplum açısından son derece yararlı olduğunu şu örnekle açıklamıştır: Bizim akşam yemeğimizin önümüze gelmesinin nedeni ekmek yapıcısının, manavın, kasa­bın bizi düşünmesinden dolayı değil, sırf onların kendi bencilliğini düşünmesinden dolayıdır. Onların bencilliğiyle bizim çıkarımız örtüşür. Onların bencilliği olmasa biz akşam yemeğini bulamayacağız. Doğal olarak böyle bir insan tiplemesiyle kar­şılaştığımız bir klasik iktisat var; Adam Smith'in prototipi var. Bu insan tiplemesin­de sihirli soru şuydu: zaman ve mekandan kopuk mu, zaman ve mekanı içeren bir sistem mi? Değişime yatkın bir ekonomi mi konuşuyoruz, değişimden etkilenmeye­cek bir ekonomi mi konuşuyoruz? 

Doğal düzenin olması gerektiğine inanan bir Adam Smith var. Fizyokratlarda da bir doğal düzen var, ama aralarında çok önemli bir fark var. Fizyokratlardaki doğal düzen fikri, akılla bulunabilecek bir doğal düzen. Adam Smith'deki doğal düzen fik­rine baktığımızda, bir gerçeklik vardır, insan müdahalesine rağmen olabilecek bir sistem. Smith'in iktisat teorisi üç ayak üstüne basıyor: 

1.  Doğal düzen fikri ve oluşturulacak görünmez el.

2.  Doğal özgürlük fikri.

3.  Devlet yetersizliğini ön plana çıkaran analitik bir gözlem. 

Toplum yaşamı ile doğadaki yaşam birbirinden neden ayrı olsun ki? Doğada mü­kemmel bir organizasyon varsa, bunu insan kendi toplumsal yaşamına da uyarlaya­bilir. Aslında uygulayacağımız sistem bize dikte ettiriliyor. Burada John Locke özgürlükler konusunda çok önemli, ki Adam Smith de etkilenmiştir. John Locke da iki tür özgürlükten bahsediyor: 

1.  Doğal Hak. İnsanın doğuşundan gelen ve devredilemez haklar var.

2.  Elde Edilmiş Haklar.

Doğal olarak bir özgürlüğümüz vardır, bir de devletin sınırlandırmasıyla elde edilmiş haklarımız vardır. Onun için siyasal liberalizm neden ekonomik liberalizm­le olmazsa olmaz ikiz kardeştir? Liberal iktisat düşe kalka yürüse de, görünmez el yardımıyla gidemeyeceği ortada. Belki de siyasal liberalizmde gösterdiği başarıdan ötürü. Belki hala da insanlığın alternativize edemediği bir sistem. Ekonomik libera­lizm tarafının aslında tartışılacak bir sistem olduğunu, yaşadığımız olaylardan dola­yı görüyoruz. 

Liberalizm Magna Carta'ya kadar uzanan bir sistem. İnsanoğlu daha o zamanlar­da iktisadi özgürlüğünü aramaya başlamış, klasik iktisatla başlamamıştır. Hobbes'i görüyoruz, Locke'yi görüyoruz, Kant'ı görüyoruz. Kant felsefesinin içerdiği bir sis­temi görüyoruz. Onun için insanlık serüveni içerisinde liberalizm olması gereken, kaçınılmaz bir süreç. İnsanlığın tarihi sermayenin tarihinden çok da uzak bir tarih değildir. Sermayenin ve üretim ilişkilerinin tarihi insanlık tarihini belirliyor savı as­lında düşünmeye değer bir sav.Klasik okulun temel ilkelerine baktığınızda şunlar üzerinde duruyor: 

1.  Bireycilik ön planda.

2.  Rasyonaliteyi sağlayan ekonomik insan.

3.  Özgürlük tanımı.

4.  Laisser faire anlayışı söz konusu.

5.  Bunları oluşturacak bir piyasa ekonomisi olmak zorunda.

6.  Sınırlı-sorumlu devlet anlayışı.

Buradan bakıldığında ikiye ayrılmış bir liberal düzen söz konusu: 

1.  Ekonomik liberal düzen

2.  Siyasal liberal düzen 

Ekonomik liberalin koşullarına bakıldığında; 

a) Özel mülkiyet

b)  Rekabet

c) Miras. İnsanı çalışma güdüsünden alıkoyan hiçbir şey bu sistemde yoktur.

d)  Serbest girişim

e) Fiyat mekanizması

f) Temel ekonomik hak ve özgürlükler Siyasal liberalizm tarafına baktığımızda;  

a) Hukukun üstünlüğü

b)  Sınırlı ve sorumlu devlet

c) Temel siyasal hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması lazım. 

Siyasal liberalizm, rekabetin önünü açmak için, kapitalin önünü açmak için ge­reklidir. Bu nedenle iki özgürlüğün bir arada gittiğini görüyoruz. Klasik okulun ta­nımına baktığınızda bu anlamda bir sistemi içerdiğini görüyoruz. Klasik okul baş­langıçta bize şunu söylüyor: 

1.  Say kanununa dayanacak

2.  Fiyat esnekliği kesin olacak

3. Tam rekabet şartları geçerli olmak zorunda

4.  Serbest piyasa 

Bunlardan biri aksasa bu liberalizm aksayacaktır. Gerçek hayata bakınca ne Say Kanunu geçerli, ne tam rekabet şartları geçerli, ne fiyatların esnekliği söz konusu. Bunlar arasında, bir tek miktar teorisi biraz geçerlidir, ki o da tam olarak görülemez. Fakat o zamanda bunların geçerliliğini sağlayıcı şartlar mevcut. Burada klasik oku­lun açıklaması gereken bir durum vardır. Üretim nasıl olacaktır, üretim oluşurken bu üretimi yapan kişiler kimler olacak, üretim faktörleri kimler, bu üretim faktörlerin­den hangisi değeri yaratıyor, değer yaratıldıktan sonra da bölüşüm nasıl olacak? Kla­sik iktisat bu üretim ve bölüşüm aşamasına baktığında artığı anyor. Buradaki artık, tarımdan gelen feodal bir artık. Tanımı, içeriği, büyüklüğü ve paylaşımı söz konusu. Klasik okulda değer teorisine bakıldığında değeri ikiye ayıran bir Adam Smith gö­rüyoruz: Kullanım Değeri ve Değişim Değeri. Kullanım değeri üzerinde fazla durul­muyor; daha çok mübadele değeri üzerinde duruluyor. Kullanım değerinin faydayla ölçülebileceğini, dışsal bir değer olduğu, mübadele değeri onun aranmasıyla ve de­ğişim değerini belirlediğini söyleyen bir Adam Smith var. Bunu da elmas-su örne­ğiyle açıklıyor. 

O zaman değeri yaratan nedir? Değeri yaratanı Adam Smith iki aşamada incele­miştir: îlkel aşama ve toplumların özel mülkiyete geçtiği aşama. Burada emek-de-ğer teorisinin ilk tohumlarını görüyoruz. Bir malın değeri, içerdiği emek ile ölçülür. Ama bu ilkel bir toplum aşamasında geçerli bir durumdur. Özel mülkiyete geçtiği andan itibaren emek-değer teorisi olarak bırakması mümkün değildir; çünkü eşya­nın tabiatına aykırı. Üretim özel sektöre geçtiği andan itibaren gene belirleyici olan emektir; ama işin içinde başka üretim faktörleri de vardır. Üç adet üretim faktörü vardır: toprak, işgücü ve müteşebbis. Emek-değer teorisinde karın meşrulaştırılma-sına yönelik bir çaba görmeye başlıyoruz. Değeri yaratan emekse, emeğin dışındaki faktörler neden pay alsınlar? Bunun sorgulaması Klasik okul dışında yapılmıştır. Klasik okul, kârı, Senior'un imsak teorisi ile meşrulaştırmaya çalışmıştır. Emek önemlidir, ama kar da bugünün tüketiminden vazgeçmenin bir bedeli olmalıdır. Mü­teşebbis bugünkü tüketiminden vazgeçmesinin sonucunda bir armağan almalıdır. Ama işçinin kol gücü ile, emeği ile işgücünün bugünkü tüketimden vazgeçmesini eşit saymak uygun olmayacağından ötürü karın meşrulaştırılmasını bir türlü açama­dığı için neo-klasik okulun gelişini hazırlayacaktır. 

Adam Smith'in emek-değer teorisine baktığımızda bu tip bir emek görüyoruz. Emeği ayırıyor: verimli ve verimsiz emek. Verimli emeği, direkt olarak üretime kat­kı sağlayan emek olarak almaktadır. Verimsiz emeği ise, GSMH'ya direkt olarak katkısı olmayan kişiler olarak tanımlar. Ricardo'nun emek konusundaki yaklaşımla­rına baktığımızda, dolaylı ve dolaysız emek ayrımına gitmiştir. Dolaylı emek o an­da görülmez, şu anki üretimde geçmişten payı vardır. Karın meşrulaştırılması ise, Marshall'ın alternatif maliyet kavramı ile yönünü bulmaya çalışmıştır. Kısaca şöyle özetlenebilir: Her seçim bir kayıptır. Alternatif maliyetin de bir ödülü olmalıdır. Bu ödül, kaybı telafi etmelidir ki homo economicus olasınız. 

Klasiklerin para anlayışına da kısaca değineyim. Klasiklerde para peçedir. O pe­çe kalkarsa mallar mallarla değiştirilir. Dikotomik analiz vardır, yani reel kesimle para kesimi birbirinden ayrılmıştır. Birbirlerini etkilemezler. Spekülasyon nedeni ile para talebi yoktur, sadece mübadele ve güvence nedeni ile vardır. Ekonomi tam is­tihdamdadır. Tam istihdamda sadece mübadele nedeni ile para talep edilir. Bunun dı­şında alıkonulmuş bir para olmadığı için, bu para ekonomiye aktığı için, bütün üre­tim güçleri çalışıyor demektir ve ekonomi tam istihdamdadır. Parayı küçümsemek­tedirler. Malların mallarla mübadelesini önemsediklerini görüyoruz.

Neden Adam Smith ve yandaşları iyimser? Çünkü ekonomide artan verimin, aza­lan maliyetin ortaya çıkacağını düşünüyorlar. Ricardo, tarımdaki azalan getirinin, sanayideki artan verimi de mas edeceğini ve uzun dönemde tüm ekonominin azalan getiriye tabi olacağını savunduğu için kötümser iktisatçı. 

Bölüşüm teorisinde şunu görüyoruz: Ücretler karın önünü açabilecek bir teori mi? Yani a priorisi şu: Kar maksimize edilmeli. Dolayısıyla ben kiminle paylaşaca­ğım bu miktarı? Ücretler ve rantla. O zaman bunları bir şekilde en aza indireyim ki karın önü açılsın. Paylaşımda birinin büyümesi diğerinin küçülmesini getirecek. Ka­rın önünü açabilmek için ücretler nasıl en alt seviyede tutulmalıdır? Ücretleri en az seviyede tutacağım ve bunun sebebi olarak kendimi göstermeyeceğim. Klasik okul­da ücretler geçimlik seviyededir. Altındaki seviyede yaşayamayıp ölecektir. Üstün­deki seviyede ise, nüfus artmaya başlamaktadır. Bir yerde denge ücrete varılıyor. Burada karın önüne çok daha ciddi bir paylaşım aracı çıkıyor: rant. Toprak arttırıla-mayan bir üretim faktörü olduğu için, nüfus artışıyla daha az verimli topraklara gi­diliyor. Fiyat, o az verimli toprağa göre belirlendiği andan itibaren rant başlıyor. Bu nedenle karın rant ile büyük bir çatışması vardır. Bu rantın önü kesilmeli. Ücretler­le bir sorunum yok, ama rant devamlı artıyor. Bu nedenle devlet müdahale etmeli. Devlet gümrük vergilerini kaldırmalı, gıda ürünlerinin fiyatları düşük kalmalı, tarım kesimi vergilendirilmeli. 

SORU: Adam Smith'in iktisat anlayışında Newton'un doğal fizik kanunlarından bahsettik, genel dengeden bahsettik; ama fizik değişti, şimdi kuantum fiziği var. 

Maddelerin kendi içinde çok hızlı hareketleri var, atom parçaları var. Buna göre ik­tisadı nasıl yorumlayabiliriz? 

CEVAP: Adam Smith'in döneminde kuantum fiziği yok. Günümüzde ise farklı bir yaklaşım var. Dünya ile evreni açıklayan farklı bir yaklaşım olduğu için de do­ğal olarak genel denge teorilerinin de sorgulanmaya başladığını görüyoruz. Bu ko­nuda spesifik bilgilere sahip değilim, ama bu konuda size kaynak verebilirim: Necip Çakır'in doktora tezi bu konudadır. 

Doğal düzenle toplumsal düzenler arasında bir paralellik kurabileceksek toplum­sal düzenlerin algılanışı da değişecektir. Ama bu sadece fizik konusunda değil; hem tarihçi okulların, hem Marksist iktisadın zaten bu sava karşı duruşları var. İktisat bu kadar insandan uzak bir bilim dalı değil. İktisat otomatik denge mekanizmaları ile oluşan bir bilim dalı değil. İktisat bizden kopuk bir şey değil. İnsan otomatik olarak değişmemektedir. İnsanı değiştiren onun üretim ilişkileridir. 

SORU: Ben bir de homo economicus hakkında bir şey soracaktım. Homo eco-nomicusun kararlarında rasyonel olmadığını söyledik. Bireyden bireye değiştiğini söyledik. İstatistikte rasyonel analizde şu vardır: Birimler aynı değildir, farklı birim­ler vardır. Ortalaması alınır. Bu ortalama birimlerin hepsini teslim eder. Bir ortala­ma vardır; birimlerin hiçbiri ortalamada değildir, ama hepsi dağılmıştır. O ortalama hepsini temsil eder, hepsini gösterir. Rasyonel karar ortalama olarak alınabilir, ras­yonel karar budur. Modele katmak için böyle bir şey kurulamaz mı? 

CEVAP: Bu söylediğiniz Adam Smith'in insan tiplemesine uymayan bir şey. Çünkü her insanın tek tek bir toplumu oluşturduğu düşünülürse hepsinin aynı şekil­de hareket etmesi gerekiyor ki toplum çıkarı maksimize edilsin. Bu bir ortalama de­ğil. Ama amaç toplumsal refahı maksimize etmek. Böyle dediğimiz andan itibaren içlerinden biri farklı davranırsa toplumsal refah maksimize edilmeyecek demektir. Fayda maksimizasyonunu düşünün, fayda maksimizasyonunun sağlanması için ne gerekiyordu? Marjinal faydaların fiyatlara oranının eşit olması gerekiyordu. Birinin faydası diğerinin faydasından az ise, toplam-faydayı hesapladığımızda maksimize etmemişiz demektir. Aralarından bir birey fayda açısından yanlış davranırsa, rasyo-naliteye ters davranırsa toplum faydası maksimizeden uzak düşer. O zaman da sis­tem temelinden yanlış bir şekilde gider. 

SORU: (Neo-klasik iktisattan neo-liberal hale dönüşmüş iktisada kadar geçen süreç içerisinde çok büyük bunalımlar yaşamış bir iktisat teorisi. Geleceğe yönelik bir projeksiyon yaparsak şu anki neo-liberal iktisadın yaşadığı durum tarihte daha önce yaşanmış bir durum muydu; yoksa şu an en büyük bunalımını mı yaşıyor?

CEVAP: Bu soruya şöyle cevap vermek lazım. Klasik okul tarafından bakıyor­sak böyle bir öngörü yok ki böyle bir kriz olsun. Bunu öngörenler kriz teorisyenle-ri. Mesela Marksist kriz teorileri. Onlara baktığınızda onlann öngörüleri bu dünya­yı daha mantıklı açıklıyor. Kendi içinden bunlar öngörülen krizler değil. Bu krizler öngörülse bile bir şekilde sebepleri aranıyor. Dolayısıyla bu krizler baştan öngörülmeyecek krizler. O zaman eşyanın tabiatına aykırı davranırlardı. Kurduğum sistemin 2000 yılında krizler üretecek bir sistem olmaması gerekiyor ki bu sistemi öveyim. Bu sitemin karşısında duranları biraz dinlemek lazım. Karşısında duranlarla kapita­lizmin geldiği yer arasında tutarlılık olması lazım. Bu sistem krizleri öngören bir sis­tem değil, ama kapitalist düşünürler arasında kapitalizmin krizlere gebe olabileceği­ni söyleyenler var. Onlar da bu sistemi alternativize etmek için bunu söylemiyorlar. Bu sisteme müdahale etmesi gerekir, kendi haline bırakılırsa bu tip krizler yaşayabi­lir. Eğer bu öngörüyse, böyle bir öngörü var. Ama müdahaleyle bu iş olacaktır, veya neo-klasik iktisat gibi baktığınızda, neo-klasikler konjonktürün olacağını, ama geçi­ci bir süre için olacağını bu kendi mekanizması ile gene toplayacaktır. Kimileri kriz­lerin yaşanacağını ama kendi kendini toparlayacağını, kimileri ise bu krizlerin ken­di kendini toparlayamayacağım öne sürüyor. Liberal iktisatçılar arasında da bunu öngörmüşler var. Ama sistemin içselliğine yönelik bir itirazı yok. Bununla sitemin kendini yıkacağını söyleyen bir kriz teorisi yok tabii. Kriz teorilerini anti-kapitalist açıdan bakanlarda aramak lazım.

SORU: Şöyle bir tartışmadan bahsettiniz: İktisat bir bilim mi, değil mi? İktisa­dın bir bilim olmadığını iddia edenler bunu neye dayanarak söylüyorlar? 

CEVAP: Burada bilimi tanımlamakta yarar var. Bilim; belli gözlemlere dayana­rak, sonuçta bir hipotezin oluşturulduğu ve bu hipotezin zaman ve mekandan bağım­sız evrensel bir niteliğinin olması gereken bir uğraş. Sosyal bilimler, ki içinde iktisat var, bilim olma niteliğini tartışmaya çıkartıyor. Neden? Zaman ve mekana bağlı de­ğişen bir şeyse o zaman her yerde aynı sonucu vermeyebilir. Onun için, tıp bile po­zitif bir bilim değildir. Bütün herkesi içine alan bir doğru yoksa, o zaman bu pozitif bilim midir, değil midir? Normatif yönü var mıdır? Ayrıca sosyal bilimlerin insanın içinde olan ideolojik kısmı var. Bu ideolojik kısmını bilime yansıtıyor. Bilim daha çok nedir? Gözleneni, hayatı ve dünyayı gözleyerek bundan çıkarımlarda bulunmak­tır. Ama ben bu gözlemi yaparken aklımda "ben bunu bulacağım" diyerek masaya oturursam, bunu ister istemez koyduğum varsayımlarla buraya doğru yönlendiririm. Sonunda bu şeye aşık da olabilirim. Halbuki hiçbir zaman hayatla örtüşüp örtüşme-diği test edilmez. O varsayımları koyduğunuzda o sonucun çıkacağı kesin. O neden­le iktisatın ideolojik kısmı çok olduğu için şüphe edilebilir. Adam Smith'e baktığı­mızda koyduğu varsayımların birçoğunun hayatla örtüşmediği ortaya çıkıyor. İşin içine sosyolojik şeyler giriyor. O zaman "insan davranışlarını belirleyen şey nedir" diye baktığımızda varsayımlar zaman ve mekandan kopuk olmuyor. Zamana, meka­na, bazı dönemlere göre farklılıklar gösteriliyor. Üretim ilişkilerimiz nasılsa insan-insan ilişkilerimiz o anlamda değişiyor. Bu nedenle bilim olup olmama niteliği tartı­şılıyor. Pek de önemli değil aslında. Her uğraşta illa "pozitif bilim olacak" diye bir şey yok. Bunun içsel nedenlerinden ötürü ideolojiden ayıramıyoruz, zaten mümkün de değil. İdeolojiden armdıramadığınız andan itibaren, insanın kendi kişisel önyargı­ları girdiği andan itibaren tartışılır. Mutlak doğrular değildir. 

Doç. Dr. Burak Atamtürk

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Türküler

Since 2005