Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
Türkiye İktisat Tarihi
Yeraltı Ekonomisi

Kredi Kartı Piyasası

Gelişmekte Olan Ülkeler

Finansal Piyasalar

Kent Ekonomisi

Liberalizm

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Cumhuriyet Dönemine Toplu Bakış ve Ekonomik Gelişmeler 

FP Eski Milletvekili Ali Coşkun 

XIX. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı cihan devleti bir konfederasyon şeklindeydi; özellikle Tanzimat Fermanıyla Osmanlı azın-lıklanna getirilen hukuki, idari ve ekonomik teminatlar ve doğan yönetim boşlukları yanısı-ra yanlış uygulanan batılılaşma hareketleri par­çalanmanın da zeminini oluşturmuştur. 

Osmanlı topraklan üzerinde hak talep eden bazı devletlerin de himayeleri altında azınlıklar güçlü cemaat teşekkülleri oluştura­rak, özellikle devletin ekonomik gücünü ve araçlarını ellerine geçirmeye başlamışlar. Ör­nek olarak özel statüleri sebebiyle vergiden ve askerlikten muaf tutulan levantenler sanayi, banka ve ticaret kurumlannın % 80'ine sahip hale gelmişlerdir. 

Yozlaştmlan Türk eğitim kurumlan dev­let yönetimine yeterli seviyede adam yetiştire­mez hale gelirken, kiliseden de sağlanan des­teklerle devletin yönetim kademelerine yaban­cı ve azınlık okullarında yetiştirilen kişiler yer­leşmeye başlamışlardır.

Birinci Meşrutiyet meclisini oluşturan muhtelif ırk ve milliyetlere mensup mebuslar topyekün Osmanlı devletinin değil, kendi top­lumlarının ve şahsi çıkarlarının sözcülüğünü yapıyor, adeta bölünmenin tohumlarını atıyor­lardı. 1877'de Türk kökenli mebusların sayısı azınlıklar içinde azınlıktaydı. Bu durum dış ilişkilerde ya da mali konularda kurulan ko­misyonlarda daha da belirgindi. Sonradan alı­nan tedbirler ise durumu düzeltmeye yermedi. 

Basın organları büyük ölçüde azınlıkla­rın eline geçti. 1876 yılında neşredilen 47 basın orgamndan ancak 5 adedi Türkçe yayın yapı­yor, diğerleri ise muhtelif etnik gruplara yöne­lik değişik dillerde ideolojik yayınlar yapıyor­lardı. 

Osmanlıların kurduğu adaletle yönetme çeşitli din, dil, ırka mensup toplulukların mey­dana getirdiği kültür zenginlikleri dış etkenler­le giderek menfaat çatışmalan ve bölünmelere zemin teşkil etmiş, Birinci Dünya Savaşı ile iyi­ce sarsılan Osmanlıya karşı başta Ermeni ko­mitacıları olmak üzere, isyanlar başlamış bun­ları örnek alan Müslüman Arapların da silaha sanlmaları sonucu asırlarca mal, can ve na­musları ile topraklarını Hıristiyan saldırılara karşı koruyan Osmanlı, sırtından hançerlene­rek yıkılmıştır. 

Üç kıtada 550 yıllık cihan devleti olma özelliğini sürdürebilmiş olan Osmanlı; bayın­dırlık, haberleşme, ordu disiplini, planlı hare­ket ikmal sistemleri başta olmak üzere kültür, sanat, adaletle yönetim, insan hakları gibi ko­nularda tarihe mal olmuş mükemmel bir sis­temle yönetilmesine rağmen zaferlerine orta­çağ silahlan ve at sırtında başlayan Osmanlı batıdaki teknolojik gelişmelere paralel hamle­ler yapamadığı gibi, batıdan bu teknolojileri al­makta gecikmiş, bu gecikmenin farkına varın­ca da gerekli teknolojileri üretme yerine sade­ce kullanımına geçilmesiyle, 19. yüzyılın son­larında çağı yakalamak için çırpınırken yıkıl­mıştır.

Bbyle bir ortamda Îttihat-Terakki ile ye­niden milli değerlere Türk toplumunun mese­lelerine dönüş başlamışsa da bu kez IttihatTerakkicilerin tarihe mal olan yanlış politika ve uygulamalan bu çöküşe ayn bir darbe indir­miştir.

Böylesine yanmış, yıkılmış, bölünmüş Osmanlı cihan devleti enkazı üzerine Mustafa Kemal ve arkadaşları öncülüğünde Anadolu insanı milli ve manevi değerler etrafında topla­narak verilen milli mücadele sonunda şehitle­rimizin kanlarıyla sulanarak vatan haline soku­lan topraklar üzerinde kurulan cumhuriyeti­miz, birliğin, bütünlüğü ve yeniden devlet olmanın adıdır. 

Cumhuriyet döneminde bugün nereye geldiğimizi anlıyabilmek için nerden hareket edildiğinin bilinmesi gerekir. Ancak bunu de­rinlemesine birkaç satır ve sahifede anlatmak imkansızdır. 1920'lerde harekete geçtiğimiz nokta ile bugün ulaşılan seviye küçümsenmi-yecek ölçülerde olmakla birlikte yetersizdir. Zira son yıllarda bizden çok gerilerde olan ül­keler bizi geçmiş durumdadırlar.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında özellik­le aydınların cephede şehit düşmeleriyle yetiş­miş insan gücü boşluğu doğmuş, ekonominin altyapısını oluşturan sosyal kültürel şartlarla birlikte (demografik) nüfus yapısı da bozul­muştur.. 1927 nüfus sayımlarına göre 13.562 milyon olan nüfusdan 38 milyon olan aktif nü­fusun % 78.2'si tarımda, % 7.4'ü sanayide, % 6.6'sı ticarette, % 7.8'i hizmet sektöründe çalış­maktaydı.

İşsizlik, yokluk, hastalıklar toplumu sar­sarken altyapı eksikliği sebebiyle ulaşım ve ha­berleşme yetersizliği şartlan daha da zorlaştın-yordu.

Cari fiyatlarla milli gelirin % 44.8'ini ta­rım, % 14'ünü sanayi, % 31.7'sini ulaşım ve bankacılık da dahil olmak üzere ticaret, % 9.5' ini konuT ve hizmet sektörü teşkil ediyordu. 

Çok sağlıklı istatistikler olmamasına rağ­men cari fiyatlarla 1 milyar 605 milyon TL olan milli gelir, nüfus başına 114 milyon TL (59$) ci­varındaydı. 

Böylesine imkansızlıklar içinde daha Cumhuriyet ilan edilmeden 17 Şubat 1923 tari­hinde İzmir'de yapılan I. iktisat Kongresinin çok büyük bir anlamı vardır. 

Zira Mustafa Kemal Kongreyi açış ko­nuşmasında:

"Halk mümessillerinin huzurunda bu­lunmaktan çok mesut ve bahtiyarım"

"Halkın sesi hakkın sesidir"

"Türk tarihi incelenirse gerileme ve çö­küntü nedenlerinin iktisadi meselelere bağlı olduğu görülür."

"Siyasi ve askeri zaferler ne kadar bü­yük olursa olsun, iktisadi zaferlerle donatılma­dıkça başanya ulaşılamaz"

Sözleriyle halkla bütünleşmenin ve bir ülkenin iktisadi hayatının önemini ortaya koy­muştur.

Kongrede yetişmiş insan gücünün yok olduğu parçalanmış, harab olmuş bir ülke du­rumundan çıkıp kalkınmanın yollan aranmış­tır.

Bu kongre ile ülkenin envanteri çıkarı­lıp mevcut imkanlar çerçevesinde geleceğe yö­nelik politikalar oluşturulmuştur. Aynı zaman­da kominist ve kapitalist sistemlerden birinin saplantısı içine girilmeden bugün bile özlemi­ni çektiğimiz ferdi teşebbüsün önemi vurgu­lanmış, 1930 yıllarına gelindiğinde ferdi teşeb­büsün yetersiz kaldığı alanlarda devlet öncülü­ğünde iktisadi devlet kuruluşları (İDT) oluş­maya başlamıştır.

Yetişmiş insan gücü, sermaye ve tekno­loji birikimi yokluğu da ÎDT'nin yaygınlaşma­sında etkili olmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk'ün 1936 yılında yayınlanan ikinci sanayi planının önsözü dik­katle incelendiğinde devletçi zihniyetin sonra­dan oluştuğu görülür. 

"Devletçiliğin bizce manası şudur; fert­lerin hususi teşebbüslerini esas alarak fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını gözönünde tutarak memleketin iktisadiyatını devletin eline al­mak" şeklinde ferdi teşebbüsü teşvik etmiş, bir başka konuşmasında zaruri hallerde devletin iktisadi hayata girebileceğini defalarca belirte­rek "Türkiye Cumhuriyetini idare edenlerin demokrasi esasından ayrılmadan (mutedil devletçilik) prensibine uygun yürütmeleri bu­gün içinde bulunduğumuz hallere, şartlara ve mecburiyetlere uygun olur" buyurmuşlardır. Zira 3 Haziran 1933 tarih 2262 sayılı Sümer-bank Kuruluş Kanununun onbirinci maddesi uyarınca devletçe kurulup işletmeye alındıktan bir yıl sonra "hisse senetlerinin kısmen veya ta­mamen Türk eşhas (şahıslar-müteşebbisler) müesseselerine satılması caizdir" ifadesi devle­tin zaruretler altında iş hayatına girmesi ancak en kısa zamanda işletmelerin özelleştirilmesi öngörülmüştür. 

Ancak siyasi kadrolar 1940'lı yıllarda çok koyu bir devletçilik anlayışı ile bunu yeri­ne getirmemişlerdir. Teknoloji ve sermaye biri­kimi sağlanması yanında yetişmiş insan gücü­ne okulluk ederek tarihi görevini tamamlayan bu kuruluşlar üzerinde takip eden yıllarda si­yasi baskılar artmış ve sonuçta ekonomimize "KİT" olarak yerleşen kamburlar haline getiril­miştir. Şimdi ise özelleştirme çekişmeleri altın­da 60 yıldır yapılamayan işlemlerle karşı karşı­ya bulunmaktayız. 

1923 -1938 yılları arasında bütün imkan­sızlıklara rağmen halkın büyük fedakarlıkları özellikle israftan uzak yaşantılarının da etkisiy­le iktisaden cumhuriyet döneminin ilk olumlu ve başarılı sonuçlan elde edilmiştir.

1938-1950 yılları arasında bir taraftan İkinci Dünya Savaşının olumsuz etkileri, diğer taraftan yönetimin aşırı devletçilik saplantısına kapılarak tek parti döneminin halkı hiçe sayan resmi ideolojilerin üretilip uygulamaya koyul­ması sonucu tam anlamıyla sosyalist devletçi ekonomi modelinin uygulandığı, her yönde sı­kıntılı yılların yaşandığı dönemidir. 

II. Dünya Savaşı bittiğinde yeni bir dün­ya düzeni kurulmak istenmişse de ekonomik sınırların kaldırılmak istendiği bu modeli Sov­yetler Birliği engelleyerek demir perdeyi oluş­turmuştur. Bu durumda Kominist yayılmaya karşı 1949'da ABD önderliğinde NATO kuru­lunca dünyada iki kutuplu soğuk savaş döne­mi başlamıştır. 

14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan seçim­lerle (DP) iktidanyla tek parti dönemi kapan­mış oldu ve merhum Başbakan Adnan Mende­res önderliğinde 1950-1960 arası "Yeter Söz Milletindir" anlayışının hakim kılınmaya baş­landığı kalkınmanın özel sektör öncülüğünde ön görüldüğü hür teşebbüsün temellerinin atıl­dığı yıllardır. 

Ancak ferdi teşebbüsü imtiyazlı kılan serbest pazar anlayışına geçme fırsatı tam ola­rak sağlanamamıştır.

Zira ekonomide, güç olan devlet bizati­hi ferdi teşebbüs karşısında rekabet halindeydi ve en büyük işveren durumundaydı.

Yine de ilk defa sınırlı da olsa "devletin milleti için var olduğu"anlayışı benimsenerek hizmetler yürütülmüştür.

1960 yılında yapılan talihsiz bir ihtilal sonrası ülke yeniden sarsılmış ve planlı döne­me geçilmiştir. DPT kurularak ülkenin envan­terinin çıkartılması, kamu yatırımlarının plan­lanması, özel sektörün teşviki ile karma eko­nomik modelin işletilmesi amaçlanmışsa da sağlanan bazı faydalara rağmen beklenen sağ­lıklı sonuç alınamamıştır. 

Özellikle devlet bürokratları milletin üzerinde, "jakoben" düşünceye zemin hazırla­yan devletçi bir doktrinin ülkenin üzerine ka­rabulut gibi çökmesine sebep olmuştur. 

Bu yıllar kotalar, tahsisler dönemi olup bazı kişi ve kuruluşların aşırı derecede korunup teşebbüs hürriyetinin kısıtlandığı ve sanayinin ithalatı ikame şeklinde oluştuğu yıllardır. 

1970-1980 yılları siyasi istikrarın sağla namadığı, sanayinin baskı altında kaldığı ancak kısmen üretim kalitesinin düzeltilmeye başlandığı ve cüzi miktarda dışarıya açılmaya çalışıldığı sıkıntılı yıllardır.

1980'li yıllara gelindiğinde dünyada devletçi doktrinlerin terk edilerek özellikle .ekonomide devletçiliğe karşı kesin mücadele­ye girildiği gözlenmiştir. 

Teknolojinin hızla gelişmesi, iletişim araçlarındaki yaygınlaşma giderek insan mer­kezli bağımsız bir yapıyı gündeme getirmiştir. Nitekim bu gelişmeler merkezi planlamaya da­yalı kominist bloğun yıkılrhası ve sosyalist blo­ğun yeniden yapılanma sürecine girmesi sonu­cunu doğurmuştur. Zira baskıcı devlet düzeni çürümüş, kominizmin ekonomik başarısızlığı ortaya çıkmıştır. 

1980 yılma girildiğinde 1970'li yıllardaki olumsuzluklarla ülkemiz şiddetli bir ekonomik krize sürüklenmiş ve 24 Ocak 1980 Kararlan diye tarihe geçen gelişmelere maruz kalmış sonra da 12 Eylül 1980 tarihinde ülke yeniden askeri müdahaleye sürüklenmiştir.

Bütün imkansızlıklara rağmen bu tarih­le birlikte serbest pazar ekonomisine geçişin ilk ciddi adımları atılarak ekonominin rekabe­te açık olarak kendi dinamik dengelerini kur­ması ve dışa açılması amaçlanmış, milleti bez­diren yokluklar, karaborsa, vurgun, enerji ke­silmeleri ve kısıntılarından kurtulma yönünde olumlu adımlar atılmıştır. 

Rahmetli Turgut Özal'ın başbakan yar­dımcılığı döneminde onun başkanlığında 58 yıl sonra Kasım 1981 tarihinde düzenlenen II. İktisat Kongresinde ise önemli adımlar atılıp hedefler tayin edilmiştir. 4-7 Haziran 1992 ta­rihleri arasında yapılan 3. izmir iktisat Kongre­si de göstermiştir ki, bu gibi kongrelerin dü­zenlenmesi memleket yarannadır. 

1980-1987 yılları ülkenin öncellikle eko­nomik yönden derlenip toplandığı, yeniden yapılanmaya başlandığı, uluslararası ortamda saygınlığının arttığı başarılı yıllar olmuştur. 

1987'den itibaren siyasi istikrarın yeni­den bozulmaya başlaması sonucu bölgeler ve kesimler arası sosyal banş da bozulmuş böyle bir ortamda istikrar içinde ekonomik kalkınma sağlıklı bir yapıya kavuşturulamamıştır. 

2000'li yıllara birbuçuk yıl kala Cumhu­riyetimizin 75. yılını gururla kutlamamız gere­kirken içimiz buruk olarak karşılıyoruz. Zira cumhuriyetimizi demokrasi ile taçlandırama-dık. Demokratik cumhuriyeti hedefimiz, bü­rokratik cumhuriyete dönüştü. 

Devlet yönetiminde sistem adaletle işle­mez ise cumhuriyet demokrasi ile özdeşleşe-mez. Devletin adında cumhuriyet varken dik­tatörlük olma örnekleri tarihte çoktur. Oysa ki devlet millete hizmet edecek olan teşkilattır. Bu teşkilatla devlet birimleri milletin insan hak ve özgürlüklerini teminat altına almakla yü­kümlüdür. 

Tarihteki örneklerden, demokratik hu­kuk devletinin işlediği hallerde cumhuriyet ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerle bir­likte arzu edilen başarıya ulaştığı görülmüştür. Bu sebeple hedefimiz mutlaka insan merkez­li güçlü devlet, zengin millet olmalıdır.

Bugün mevcut siyasi modelde kuvvetler aynlığı sağlanamamış, parti liderlerinin tercih­leri doğrultusunda sandıktan çıkan milletvekil­leriyle çoğunluğu sağlayan hükümetler yasa­ma, icra ve yargıyı kontrolleri altına alabilmek­tedir. 

Siyaset bu haliyle tıkanmakta hukukun üstünlüğü, insan hakları, özgürlükler gibi de­mokratik haklar baskı altına alınmaktadır.

Sorun sistemde ve bu sistemin varlık se­bebi olan parti yöneticilerindedir. Türk toplu­mu temizdir. Bu sebeple temiz toplum değil te­miz siyaset, temiz yönetim gerekir. Aksi halde bugün üzülerek yaşadığımız gibi toplum bir­çok konuda kavram kargaşası içine itilerek kimlik arayan çelişkiler ülkesi haline gelinir. 

Diğer taraftan demokrasilerde önemli bir yeri bulunan ve halkımız adına denetim ve tarafsız haber verme sorumluluğu olan bir kısım medya kuruluşları; çoğu zaman çıkar gruplarının menfaatleri doğrultusunda hareket ederek halkı aydınlatma yerine yanıltma, milli ve manevi değerleri tahrip, eğitim ve kültürü­müzü yozlaştırma aracı haline gelmektedir. 

Türkiye bugün dış politikada, iç politi­kada ve ekonomide sıkıntılarla bir başka de­ğimle darboğazlarla karşı karşıya kalmıştır. Çö­züm sistemdedir. Anayasa başta olmak üzere siyası partiler, seçim kanunu bunlara bağlı tüm kanun ve mevzuatta demokratik hukuk devle­tinin işleyeceği değişikliğin acilen gerçekleşti­rilmesi zaruret haline gelmiştir. 

Bütün dünyada bugün anlaşılmıştır ki; halka dayanmayan hiçbir rejim insanlığa re­fah getirmemektedir.

Ekonomimize gelince, alınan noktadan gelinen seviyeye çıkış ihmal edilir bir durum olmamakla birlikte imkanların en iyi şekilde değerlendirildiğini iddia etmek mümkün de­ğildir, özellikle ihtilaller ve siyasi çekişmelerle kaybedilen yıllar gelişmemize indirilen en bü­yük darbeler olarak tarihe geçmiştir. 

M. Kemal Atatürk'ün söylediği ve de­mokrasimizin kalesi TBMM salonunda yazılı bulunan "egemenlik kayıtsız şartsız milletin­dir" vecizesi cumhuriyet ve demokrasinin en güzel ifadesi olsa gerek. Yeter ki bu ifadeye sa­dık kalınırsın. 

Cumhuriyetimizin 75. yılını kutlarken ekonomimiz yeniden duraklama dönemi yaşa­maktadır. Birleşmiş Milletler Kalkınma Progra­mı (UNDP) çerçevesinde ortalama hayat düze­yi ve eğitim seviyesine göre hazırlanan rapor sonuçlan oldukça düşündürücüdür. Zira dün­ya nüfusunun % 20'si "zenginler" mal ve hiz­metlerin % 86'sını, en alt seviyede bulunan nü­fusun % 20'si (fakirler) ise mal ve hizmetlerin %1.3'ünü tüketiyor. 

Ülkemizde ise nüfusun ilk %20'si GSMH'nm %57'sini, en alt seviyedeki %20'lik fakir tabaka ise % 4.7'sini tüketmektedir. Gelir dağılımının bu derece yozlaşması önemli bir sorun olarak dünyayı ve ülkemizi tehdit et­mektedir.

Kaldı ki; ülkemiz bu araşürma sonuçla­rına göre 174 ülke arasında 69. sıraya düşerek fakir ülkeler arasında yer alabilmektedir.

Cumhuriyetimizin kuruluşu ile günü­müz gelişmelerini uzun yorumlar yaparak an­latma yerine bazı önemli hususları özet olarak hatırlatarak, okuyucunun yorumuna sunmayı uygun gördüm, zira daha fazla bilgi için kay­nak olarak gösterdiğimiz yayınlardan yararlan­mak mümkündür.

1997 Yılının Değerlendirmesi 

Türkiye ekonomisi 1997 yılında öngö­rülen yüksek bir büyüme göstererek 1994 fi-nansal krizinden bu yana süregelen son üç yıl­lık büyüme trendini devam ettirmiştir. Politik istikrarsızlık ve bunun ekonomiye yansıması şeklinde geçen 1997 yılında Türkiye ekonomi­si yüksek bütçe açığı ve üç haneyi bulan enf­lasyon ile birlikte %8 oranında yüksek bir bü­yüme gerçekleştirmiştir. GSMH'daki bu artışa karşın sanayi üretimi % 10.4 oranında yüksel­miş, tarım ise % 2'lik bir daralma göstermiştir. Cari işlemler açığının GSYİH'nin % 1.4*0 üze­rinde gerçekleştiği bu yılda resmi döviz rezerv­leri 1998 yılı başı itibariyle 18.4 milyar doları bulmuştur. 

1997 yılında Türkiye'nin dış ticaret açığı bir önceki yıla göre 5.3 oranında artarak 20.7 milyar dolara ulaşmış ve GSYİH'nin % 10'u dü­zeyinde gerçekleşmiştir. Yine aynı dönemde ihracat % 13.0 oranında artarak 26.2 milyar do­ları bulurken, ithalat % 11.4 oranında büyüye­rek 48.6 milyar dolara ulaşmıştır. 

1997 yılında ihracaün ithalatı karşılama oranı 1996 ile yaklaşık aynı düzeyde gerçekle­şerek % 54.0 olmuştur, ithalattaki artışın kay­naklarına indiğimizde, tüketim maddeleri itha­latının % 25.0 oranında artışına karşılık serma-ye malları ithalatının % 6.8, ara malları ithalatı nın ise % 11.2 oranında kaldığı görülmektedir. Bu oranlar toplam yurtiçi talepleri artışının, tü ketim kaynaklı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu oranların gösterdiği diğer bir gerçek de, yatınmlar açısından 1997 yılında meydana gelen % 8'lik büyümeyi destekleyici bir gelişme ol­madığıdır. 

1997 yılında cari işlemler açığı beklene­nin aksine oldukça düşük çıkmıştır. Bunda ih-- racattaki artışın yanmda turizm gelirlerindeki %36 O'lık büyüme ve bavul ticaretinde sağla­nan döviz geliri büyük rol oynamıştır. 

Böylece cari işlemler açığı bavul ticareti dahil GSYİH'nin %1.4'ü plarak 2.75 milyar do­lar düzeyinde gerçekleşirken, bavul ticareti ha­riç 4.74 milyar dolarla GSYİH'nin % 2.4'üne te­kabül etmiştir. 

1997 yılında sermaye hareketleri açısın­dan sermaye girişinin arttığı göze çarpmakta-dır.1997 yılında Merkez Bankası resmi rezerv­lerindeki yaklaşık 2.1 milyar dolarlık artış bu­nun bir göstergesi olarak karşımıza çıkmakta­dır. Yine 1997 yılında Türkiye ana para ve faiz olmak üzere yaklaşık 10.7 milyar dolar dış borç ödemesi yapmıştır. Hazine aynı dönemde uluslararası sermaye piyasasından 3.6 milyar dolar civannda toplarken, özel finans kurum­larının borçlannın ertelenmesinde zorlanma­maları da diğer dikkat çeken bir gelişme ol­muştur. Net 554 milyon dolar düzeyindeki ya­bancı doğrudan yatınm ve 1.643 milyon dolar­lık portföy yatınmlan ile birlikte, net sermaye girişi 8.6l6 milyon dolara ulaşmıştır. 

1997 yılında göze çarpan bir diğer önemli gelişme ise büyük ümitler bağlanan özelleştirme konusunda beklenen gelişmenin 1998'e devredilmesi olmuştur. 1997 yılında toplam 660 milyon dolar düzeyinde özelleştir­me gerçekleştirilebilmiştir. Bu rakkamın 354 milyon doları yılın ilk yarısında gerçekleşirken, yılın ikinci yarısında 306 milyon dolarlık özel­leştirme yapılmıştır. 

1998'de büyüme % 3 alınmış %4.5 değe­rine revize edilmişken, ithal tüketim mallarının da etkisiyle büyümenin altı ay sonunda %6.3 civarında seyrettiği, yıl sonunda % 4.5-5 sevi­yesinde kalacağı tahmin edilmektedir.

Halkımızı bezdiren enflasyonun son ay­larda her ne kadar az da olsa düşüş eğilimine girmesine rağmen yıl sonunda hedeflenen % 50'nin gerçekleşemeyip, 1997 seviyesi civarın­da kalacağı izlenmektedir.

Döviz kurlan yıl sonunda fevkalede olaylar dışında hedefi aşacak ve ABD doları -350.000 TL, Alman Markı - 190.000 TL civarın­da olacaktır. 

Kayıtlı ihracatımızın 27 milyar dolaı, u-halaün ise 49 milyar dolar (bavul ticareti hariç) seviyesinde seyredeceği, diş ticaret açığının 21 milyar dolar, cari işlemler dengesinin 3.5 mil­yar dolar, bütçe açığının ise 5 katrilyon TL ci­varında gerçekleşeceği beklenmektedir.

Sonuç olarak dış politikada itildiğimiz yalnızlıktan kurtulmak iç politikadaki istikrar­sızlığın biüp, herşeyin merkezi hükümete bağ­lı olduğu bir yönetim tarzından uzaklaştınlma-sı ile demokrasinin tüm kurallanyla işlediği, in­san haklannın, özgürlüklerin, hukukun üstün­lüğünün hakim kılınacağı bir ortamda gelecek nesillerimizin cumhuriyetimizin 100. Yılını dünya politikalarında söz sahibi bir Türkiye'de kutlamalan özlemiyle toplumun her kesiminin sevgi, banş, hoşgörü ile görevini yerine getir­mesini temenni etmekteyiz.

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü

Since 2005