Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
Türkiye İktisat Tarihi
Yeraltı Ekonomisi

Kredi Kartı Piyasası

Gelişmekte Olan Ülkeler

Finansal Piyasalar

Kent Ekonomisi

Liberalizm

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Küreselleşme ve Toplumun İnşasında Bilginin Artan Önemi 

Doç. Dr. Davut Dursun 

Küreselleşme ve Bilgi Toplumu Türkiye 

Toplumsal ilişkileri yeniden örgütleye­rek kalıcı etkiler meydana getirme ve kökten dönüştürücü işlevler görme bakımından insan­lık tarihine bakıldığında üç temel devrimden söz edilebilir. Bunlardan ilki M.Ö. 5000'lerde gerçekleşen "tarım devrimi"dir. insanların top­rağı ekip biçmeye, hayvanları ve bitkileri kont­rol altına almaya, topraktan daha fazla verim almak için çeşitli yollarla onu geliştirmeye ve tarımsal faaliyetler çerçevesinde oluşan kent­ler, devletler ve uygarlıklar kurmaya yönelme­leri en azından iki bin yıl devam edecek üretim ilişkileri sisteminin temel dinamik unsuru ol­muştur. Tarıma dayalı ilk uygarlıkların Mezo­potamya ve Nil vadisinde doğmuş olması ve burada gerçekleştirilmiş olan örgütlenmelerin ve ortaya konulan eserlerin insanlık tarihinin ilk önemli uygarlık örnekleri olması bir tesadüf değildir. Göçebe toplulukların yerleşik hayata geçmeleri, şehiri devletlerinin teşekkülü, ilk sosyal ve siyasal örgütlenme örneklerinin orta­ya çıkması, yazının, hukukun,-"kamusal faali­yetlerin, bilimsel düşüncenin ilk örneklerinin yine bu bölgede gözükmesi tarım devriminin ilk kazanımları olarak değerlendirilebilir. 

İnsanlığın ikinci dönemini "sanayi devrimi"nin oluşturduğu söylenebilir. Buhar gücü­nün üretimde kullanılmaya başlanmasıyla tabi­attaki ham maddelerin belli süreçlerden geçiri­lerek mamul maddeye dönüştürülmesi ve ham­maddeden oldukça farklı yeni ürünlerin elde edilmesi, yeni süreçlerin, ilişkilerin ve kurumla­rın ortaya çıkmasını sağlamış, bir bakıma zo­runlu kılmıştır. Tarım devrimi çağında insanın önünde verili bir tabiat vardı ve insan bu tabi­attan istifade ederek hayatını sürdürüyordu. Verili tabiat üzerinde fazla bir etkisi yoktu; top­rağı işliyor, yöntemleri iyileştiriyor ve verimi artırıyordu. Daha iyi toprak, sulanabilir toprak, daha büyük ve geniş toprak zenginlik ve güç gösterisi oluyordu. Sanayi devrimi çağında ise önemli olan belli süreçlerle yeni mamul mad­delere dönüşebilecek hammadde kaynakları­na sahip olmak idi. Mesela petrol rezervine sa­hip olmak zenginlik ve güç kaynağı idi. 18. yüzyıl sonlarına doğru başlayan sanayi devrimi çağı 20. yüzyılın sonlarına doğru kendini yeni bir çağa bırakmak zorunda kaldı. 

insanlığın üçüncü ve sonuncu dönemi, "bilgi devrimi" veya "enformasyon çağı" kav-ramlaştırmasıyla ifade edilmektedir, içinde ya­şadığımız zaman dilimi bir bakıma sanayi çağı­nın bittiği ve bilgi çağının başladığı bir döneme denk düşmektedir. 

Her çağın diğerinden farklı üretim ilişki­lerine, teknolojiye, değerler dünyasına, ku­rumlara ve örgütlenme düzeyine sahip olduğu gözlenmektedir. Tarımın, sanayinin ve bilginin temel rol oynadıkları ve buna göre çağların isimlendirildiği bu dönemlerde farklı üretim ilişkileri, teknoloji ve örgütlenmeler birbirin­den farklı toplum ve iktidar organizasyonlarıy-la bizi yüz yüze getirmektedir. Bugün sanayi­leşme ile başlayan endüstri çağının sona erme­sine ve yerine bilgi ve enformasyona dayalı küresel (global) bir çağın doğmasına tanıklık etmekteyiz.

Sanayi devrimi ile kurumlaşan endüstri çağı kol gücüne, mekanik teknolojiye, pozitivist/materyalist felsefeye, ulus-devlet yapıları­na ve ulusalcı değerlere dayalı idi. Ekonomiler genelde ulusal pazarlara yönelik olarak üretim yapıyor, toplumular "ulus" temelinde inşa edi­liyor ve bütünleşme, mobilizasyon ve katılım "ulusal" düzeyde gerçekleştiriliyordu. Bu çağın mekanik anlayışlarına uygunu olarak kurucu öge "ulusu" olarak öne çıkmış, uluslar arasın­daki siyasal sınırlar sadece bir ulusal devletin egemenliğinin bittiği ve diğerinin egemenliği­nin başladığı bir çizgi değil aynı zamanda ulu­sa bağlı olarak vücut bulan değerlerin, kültü­rün, sosyal anlayış ve davranış kalıplarının si­yasal ve diğer telakkilerin de son bulduğu hat­lar olarak beliriyordu. Bir ulustan diğerine geç­mek başka dünyalara geçmeyi ifade ediyordu. 

Sanayi toplumlarının kurucu öğesini oluşturan "ulus"un sosyolojik bir gerçeklik mi, yoksa hayali bir cemaat mi olduğu tartışılabilen bir olgu idi. Bu dönemde yetişmiş toplum bilimcilerin çoğu ulusu, insanlık hayatının ge­lişiminin zorunlu bir aşaması ve sosyolojik bir gerçeklik şeklinde sunsalar da bu mütearifeye yönelik ciddi eleştirilerin ulusun zihni bir inşa ve hayali bir cemaat olduğunu iddia etmesi sa­nayi toplumunun temellerini sarsmıştır. Bu dö­nemde siyasal irade yoluyla ulusların nasıl in­şa edildiği ve bu süreçte ulusçuluğun gördüğü kurucu işlevi B. Anderson Türkçeye de çevri­len Hayali Cemaatler adlı kitabında çarpıcı şekilde anlatmış bulunmaktadır. 

Bugün küreselleşme ile ilgili tartışmalar, yukarıda kısaca özetlenen sanayi çağının top­lumsal ilişkiler ve örgütlenmelerin, ortaya çı­kan yeni teknolojilerin ve gelişmelerin etkisiy­le köklü bir biçimde değişime uğraması ve ye­rine yeni teknolojilerin etkisi altında yeni ilişki­lerin, örgütlenmelerin, değerlerin, davranış ka­lıplarının gündeme gelmesiyle yoğunluk ka­zanmıştır. Bu bakımdan küreselleşme, sanayi devriminin ölümü veya sonu olarak değerlen-dirilebilmektedir' 

Esasında Sovyet Bloku'nun çökmesiyle birlikte tarihe veda eden 20. yüzyıl sanayi çağı­nın ve mekanik teknolojinin zirveye tırmandı­ğı bir dönem olmuştur. 1990'larda başlayan 21. yüzyıl bir yandan yeni bir dönemin diğer yan­dan da yeni teknolojinin iyice gündeme geldi­ği bir döneme işaret etmiştir. Bu yeni dönem "küreselleşme" kavramıyla ifade edilirken bu sürece uygun yapılanan toplumlar için de "bil­gi toplumu" kavramlaştırması tercih edilmekte­dir. Üzerinde pek çok sözün söylenmekte ol­duğu küreselleşmenin birbirinden farklı tanım­ları yapılarak çeşitli analizler yürütülmüştür. Li­teratüre bakıldığında  küreselleşme  ile  ilgili analizlerde,  daha çok ekonomik faktörlerin öne çıkarıldığı dikkat çekmekte ise de aslında küreselleşmenin "maddi ve manevi değerlerin ve bu değerler çerçevesinde oluşmuş birikim­lerin ulusal sınırları aşarak dünya çapında ya­yılması anlamına geldiği söylenebilir. Bu ta­nımda asıl vurgunun "ulusal sınırlar"a yapılmış olması önemlidir, zira "dünyadaki ekonomile­rin bütünleşmeleri veya tek pazar oluşturmaları" şeklinde ortaya çıkan yeni süreç küresel­leşme olarak tanımlanmaktadır. 

Ekonomik açıdan bakıldığında küresel­leşme "ekonomik faaliyetlerin dünya düzeyin­de yeni bir bütünleşmesi"ni ifade etmekte­dir. Yeni durumda sanayi çağında sermaye ve malların serbest hareketleri önüne konmuş olan her türlü sınır ve engellerin kaldırılarak rahatlıkla başka pazarlara girmelerine imkan doğmaktadır. Bu süreç giderek dünyanın veya en azından belli bir bölgenin tek pazara dö­nüşmesi doğrultusunda ilerlemektedir. 

Mal ve sermaye hareketleri önüne ko­nulmuş engellerin kaldırılmasıyla ortaya çıkan dünya ticaret hacmindeki artış, gelişen yeni teknolojiler sayesinde sağlanan üretim artışı ve maliyetlerdeki düşmeler, küreselleşmeyi hızlandıran temel unsur olmuştur. Üretimin ulusal nitelikten uluslararasılaşmasında çok uluslu şirketlerin oynadıkları rolün önemine işaret et­mek gerekir. Uluslararası ticaretin ve mali piyasaların serbestleşmesiyle hızlanan küresel­leşmenin, iletişim teknolojisindeki hızlı geliş­menin sonum ve aynı zamanda öncüsü oldu­ğu söylenendir.

Ulusal ekonomilerin bütünleşmesi ve yeniden örgütlenmesi sürecinin ifadesi olan küreselleşmenin, temelde kişi ve uluslardan bağımsız bir süreç olup olmadığı tartışılabilir bir konudur. Eğer bağımsız bir süreçse bunun muhatapları olan kişi ve ulusların herhangi bir tercihleri söz konusu olamaz; ancak bu kaçı­nılmaz sürece uygun tavır alma ve yapıları res­tore etme mecburiyetleri olabilir. Buna karşılık bu süreç, bağımlı değişken olarak değerlendiri­lebilirse bu durumda kişi ve uluslar, küreselleş­me karşısında daha aktif bir konumda buluna­caklardır. Bir bakıma, kişi ve ulusların bir tercih imkanı söz konusu olabilecektir. Mesela, U. Geray'ın "küreselleşme, (...) sosyalist sistemin büyük ölçüde çökmesiyle birlikte uygulamaya sokulan bir programdır" cümlesinde ortaya koyduğu yaklaşım, konunun bir bağımlı değiş­ken olarak ele alındığını sergilemektedir. 

Küreselleşmeyi hangi bağlamda ele alır­sak alalım onun bir süreç olma özelliğini orta­dan kaldırmaz. Kişi ve uluslar için önemli olan bu sürecin ortaya çıkışı, işleyişi ve ortaya koy­duğu sonuçlardır. Daha doğrusu küreselleşme sürecinin anlaşılması ve ortaya koyduğu yeni ilişkilerin kıymetlendirilmesi gerekmektedir. (bilgi toplumu ve ekonomik gelişme) 

Küreselleşme teriminin, medyatik şırın­ganın tipik moda kavramlarından biri haline gelmesi yeni bir durum olmakla beraber eko­nomideki küreselleşmenin en azından 18. yüz,-yılın sonlarından beri mevcut olduğu söylene­bilir. Bu bakımdan küreselleşme yeni bir kav-ram değildir; ama "yeni teknolojiler, küreselleşmiş bir ekonominin niteliğini değiştirmiştir. " 

"Ulusal ve uluslararası ilişkilerde köklü bir kopuşu simgeleyen"(s) küreselleşmeyi hızlandıran çeşitli faktörler üzerinde durulabilirse de temel faktörün mikroelektronik ve dijital teknoloji olduğu tartışmasız bir gerçektir. Bilgi­sayarların kullanılmaya başlanmasıyla toplum hayatına giren yeni teknoloji ile, mekanik an­layışlardan kozmik evren sistemine ve insan beynini temel alan anlayışa geçilmiştir. Bilgiyi ve insan beynini temel alan yeni anlayış ve teknoloji ses ve görüntünün, aynı anda başka ülkelere, toplumlara ve mekanlara transferini mümkün kılması, iletişimde ve toplumsal iliş­kilerde köklü bir devrim meydana getirmiştir. Kısaca enformasyon ve bilgi alanında gerçek­leşen yeni teknoloji devrimiyle birlikte başla­yan çağ, "bilgi çağı", "enformasyon çağı", "kü­reselleşme çağı", "sanayi ötesi çağı" gibi farklı kavramlarla anlatılmaktadır. Bunlardan birini tercih etme hususunda elbette kişiler serbest­tirler, ama herhalde en kapsamlı ve popüler olanı "bilgi çağı" kavramı olsa gerektir. Bu kav-ramlaştırmadan hareketle, bilgi çağının gerek­leri ve imkanlarına göre örgütlenmiş, ilişkileri­ni yeni teknolojiye göre restore etmiş toplum­lar için de "bilgi toplumu" kavramlaştırması, hem kulağa hem de toplumsal realiteye uygun bir tercih olsa gerektir.

Her yeni teknolojinin öncekinden farklı bir toplumun inşasına önemli katkılarda bu­lunduğu, mevcut ilişkilerin ve yapıların örgüt­lenmelerini kökten değişikliğe uğrattığı ve ye­ni bir toplumsal inşa sürecini başlattığı söyle­nebilir. Mesela sanayileşmenin temelini oluştu­ran mekanik teknoloji, toprağa ve doğup bü­yüdükleri coğrafyaya bağlı olan insanların ya­şadıkları mekanlardan koparak endüstri tesis­lerinin bulunduğu merkezlere göçmelerine, burada öncekinden farklı bir toplum yapısı ör­gütlemelerine, farklı ilişkiler kumlalarına, yüz­yıllardır egemen olan "cemaat" ilişkilerinin ye­rine "cemiyet" ilişkilerinin öne geçmesine, in­sanların geleneksel ve doğal çevrelerinden kopmalarına, nüfusu milyonlara varan kentler­de yapayalnız yaşamalarına ve bir çok toplumsal sorunun gündeme gelmesine yol açmıştır.

Üretim ilişkileri değişmiş, tarım toplumlarında­ki köleci ve feodal ilişkilerini yerine sanayi toplumlarında emeğe dayalı ücret ve mülkiyet ilişkileri üzerinde oturan yeni bir yapılanma gündeme gelmiştir. Kendi toprağında hür, ve­ya başkasının toprağında köle olarak hayatını sürdüren insanlar başkasının mülkiyetindeki sanayi tesislerinde ücretli olarak çalışmaya başlamış emekten başka bir sermayesi olma­yanların oluşturdukları işçi sınıfı toplumun en dinamik kesimi olmuştur. Yeni süreçle birlikte yeni toplumsal sınıflar, kesimler, sorunlar ve ilişkiler gündeme gelmiş geleneksel yapılar ve değerler tarihe karışmıştır. 

Dolayısıyla tarım devriminin şartlarına, değerlerine ve yapılarına göre inşa olunan top­lumlar sanayi çağında farklı şekillerde örgüt­lenmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu ba­kımdan her çağ ve teknolojinin yeni bir toplu­mun inşasına öncülük ettiği söylenebilir. Bu­gün yaşamakta olduğumuz "bilgi çağı" da sa­nayi çağının egemen toplum biçimini değişti­recek ve kendi gereklerine uygun yeni bir top­lumunu inşasını gerçekleştirecektir. 

Sanayi çağının gereklerine göre örgüt­lenmiş olan ulus-devletlerin, yeni teknoloji ile ortaya çıkan yeni çağdaki en ciddi sorunları yeni şartlara ve ilişkilere kendilerini uydurabil­meleri ve toplumun yerel ve ulusal düzeyde yeniden inşasına uygun zemin hazırlayabilme-leridir. Örnek olması bakımından bir iki husu­sa dikkat çekmekte yarar vardır. Sanayi çağının ekonomik modeli ulusal pazarlara yönelik üre­tim yapan ulusal ekonomiler, siyasal modeli ise ulusal sınırlarla çevrili ülke içinde ulusal egemenliği mutlak olarak yücelten ve ona da­yanan ulus-devletler olmuşlardır. Ulus-devletin en önemli iki aracından biri para üzerindeki te­keli, diğeri de bilgi üzerindeki kontrolü idi. Pa­rasal araçlar üzerindeki tekeli ile ulus-devlet pi­yasayı rahatlıkla kontrolü altında tutuyor ve ekonomiye rahatlıkla müdahale edebiliyordu. Yine bilgi tekeli ile de insanların kafalarına hükmediyordu. Yeni teknoloji ulus-devletin bu iki argümanını nerede ise elinden aldı ve piya­sa ile bilgi üzerindeki tekeline son verdi. 

Küreselleşme,  yukarıda  da  belirtildiği gibi ulusal ekonomileri birbirinden ayıran eko­nomik sınırları ve her türlü kısıtlamaları gide­rek ortadan kaldırmakta bölge ve dünya ölçe­ğinde bütünleşmeye gidişi uyarmaktadır. Bu süreçte ulus-devletlerin piyasa üzerindeki de­netimleri manyetik kartlar, kredi kartları, ha­berleşme imkanları ve bilgisayar teknolojisiy­le giderek azalmaktadır.  Diğer yandan yeni teknolojiler devletlerin bilgi üzerindeki tekeli­ne ve denetimine de son vermişlerdir. Artık si­yasal otoriteler bilgiyi kontrolde eskisi kadar rahat değildirler; bakanlar kumlunun yurtdı­şından gelecek yayınları yasaklaması, bazı ya­yınlara toplatma kararı alması anlamsız hale gelmektedir. Bilgisayar teknolojisi ve internet dünyayı bütünleştirmiş, anında ses, görüntü ve bilginin rahatlıkla bir yerden başka yere nakli­ne imkan vermiştir. Evimizdeki küçük bir uydu anteniyle tüm dünya televizyonlarını izleme imkanımızın olduğu bir çağda devletlerin rad­yo ve televizyon yayıncılığında tekeli ellerinde tutmalarının bir anlamı kalmamaktadır. Bilgi­sayar imkanıyla tüm dünyadaki bilgilere ulaş­manın mümkün olduğu bir çağda, siyasal oto­ritenin "yasak yayınlar"la uğraşması anlamsız hale gelmektedir. 

Küreselleşmenin temelde siyaset, kültür ve ekonomi alanında etkisini gösterdiği göz­lenmektedir. Eskisinden farklı bir üretim tekni­ğinin gelişmesine imkan veren küreselleşme süreciyle birlikte ekonomik alanda maliyetler düştü, rekabet arttı, bilgilenme imkanları arttı ve  hepsinden  önemlisi  zihniyet  değişikliği meydana geldi. Sanayi çağının teknolojisi ve ilişkileriyle üretim yapmak ye ürünleri tüketici­lere beğendirmek imkanı ortadan kalkmış bu­lunmaktadır.  Tüketicilerin  kişisel  talepleri, zevkleri ve özel tercihleri önemsenir hale gel­miştir. Yeni teknolojiler bireyin özel tercihleri­ne uygun mal üretilmesini mümkün kılmakta, standart ve kitlesel üretimden çok çeşitli ürün­lerin üretildiği sisteme geçilmektedir. Standart üretimden kişilerin özel taleplerinin dikkate alındığı esnek üretime geçilmesi küresel eko­nominin temel niteliklerinden biri olmuştur. Sanayi teknolojisi bireyin parçalanmış taleplerini karşılamada başarısız oluyordu ve bu ne­denle kitlesel/standart üretim yapıyordu. Oy­saki yeni teknolojilerle bireylerin parçalanmış taleplerine cevap vermek, özel eğilimleri ve tercihleri dikkate almak kolaylaşmış oldu. Bu nedenle de üretimde büyük bir çeşitlenme ve bireylerin öze! tercih taleplerini dikkate al­ma gündeme gelmiş oldu. (bilgi toplumu stratejik eylem planı) 

Küreselleşme ile birlikte ortaya çıkan yeni zihniyetin başlıca özelliyi çevreye, insana, ekonomiye ve siyasete karşı ortaya çıkan du­yarlılıkta kendini göstermiştir. Bilgi çağının in­sanı hem doğal, hem de toplumsal çevreye karşı son derece duyarlı hale gelmiş çevreyi tahrip eden, sürdürülebilir kalkınmaya özen göstermeyen üretim teknikleri ve sektörlere karşı ciddi tepki göstermeye başlamıştır. Doğal dengeyi ve çevreyi olumsuz etkileyen ağır ve kirletici sanayi sektörlerine karşı ciddi toplum­sal muhalefet gelişmektedir. Çevreye duyarlı otomobiller, trenler ve diğer motorlu araçlar üretilmekte, ozon tabakasına zarar vermeyen kimyasal maddelerin bulunmasına çaba gösterilmektedir.  

İnsanların kendi  kimliklerine ve top­lumsal çevrelerine karşı gösterdikleri duyarlılık bireyin dil, din, etnik köken, cinsiyet gibi kim­lik özelliklerine ve farklılıklarına daha fazla özen gösterilmesini, toplumun yeniden inşa­sında bunların temel değerler olarak alınmala­rını, her türlü müdahaleden uzak tutulmasını gündeme getirmiştir. Bireyini kendi kimliğini kendisinin tanımlamasına, mevcut kimliğin ol­duğu gibi tanınmasına, ulus-devletlerin tekleştirici politikaları gereği olarak bireylere dayatı­lan kimliklerin reddedilmesine, insanların ken­di geleceklerini kendilerinin belirlemelerine karşı özel bir duyarlılık oluşmuş bulunmakta­dır. Ulus-devletler tek bir ulus, tek bir dil, tek bir din, tek bir etnik grup oluşturmak amacıy­la bireylerin kimliğini tanımlıyor, onlara yapay  bir kimlik dayatıyor, mevcut kimlik' gerçekliklerin ifadesine engel oluyorlardı. Bugün bu anlayış ve bunun üzerinde oturduğu zihniyet giderek değer kaybetmekte ve yeni küresel zihniyet, yaşanan toplumsal, bireysel ve doğal gerçekliği olduğu gibi kabul edilmesinin önü­nü açmaktadır. 

Küreselleşmenin en önemli etkisinin si­yaset alanında ortaya çıkmakta olduğu, bu alanda köklü değişikliklere yol açacağı söyle­nebilir. Bu aşamada devletle birey arasındaki ilişkiler sorgulanmakta, vatandaşlık statüsü ye­niden oluşturulmakta, devletin küçültülmesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, yerinden yönetim ilkesinin öne geçirilmesi, devletin te­mel kamusal hizmetleri yerine getirmekle so­rumlu tutulması, insan haklarının ve temel öz­gürlüklerin dikkate alınması, bireylerin devlet­ten özerk ve sivil alanlarının mümkün oldu­ğunca geniş tutulması gibi yeni değerler ve ya­pılar tartışma gündemine gelmiştir. Sanayi ça­ğının önemli kurumu olan temsili demokrasi sistemi artık yeterli sayılmamakta bireyin karar alma mekanizmasına katılmasını, merkezde toplanmış iktidarın yerel yönetim birimlerine dağıtılmasını, sistemin şeffaflaşmasını, kamu yönetiminin topluma hizmet aracı olduğunun öne çıkarılmasını tartışmaya açmıştır. 

Siyasal küreselleşmeyi, A.Hüseyin gibi "dünyanın kontrolü"19' olarak değerlendirmek mümkün ise de bu sürecin sadece bir yüzüne bakılması olur. Sahip oldukları ekonomik, as­keri ve teknolojik imkanları ile dünyayı kont­rolleri altında tutan devletler, mevcut konum­larını güçlendirmek ve hegemonik statülerini sürdürmek için küreselleşme programı, dayat­tıkları ileri sürülebilir. Sonuçta siyasal küresel­leşmenin hegemonik güçlerin lehine bazı olu­şumlara imkan verdiği açıktır, fakat önemli olan bu sürecin insanlara ve uluslara sağladığı yeni açılımlar ve sunduğu imkanlar olmalıdır. Başkasına sağladıklarından çok Batı dışındaki toplumlara ne kazandırdıklarını ortaya konul­ması daha gerçekçi olur. Sanayi çağının ilişki­leri ve iktidar örgütlenmelerinin devamında mı, değişip yeniden örgütlenmesinde mi yarar vardır? sorusunu sormak gerekmektedir. 

Siyasal ilişkilerin örgütlenmesi ve ku­rumlaşmasında yeni yönelişler ve eğilimlerin ortaya çıkmasıyla birlikte politik toplumun sı­nırlandırılması ve sivil toplumun güçlendiril­mesi talepleri gündemi ciddi şekilde işgal et­meye başlamıştır. Sanayi devriminin ve tekno­lojisinin ortaya koyduğu siyasal ve toplumsal örgütlenmede, bireyin cemaatinden azade kılı­narak   öne  geçirilmesi  ve  özgürleştirilmesi önemli bir hedef olmuştu. Aydınlanma düşün­cesi ve ona dayalı gelişmeler bireyi her alanda özgürleştirmeyi savunuyordu. Liberalizmin bi­rey üzerindeki aşırı hassasiyeti ve vurgusu tep­kisel olarak sosyalizmin topluma vurgu yap­masına yol açmıştı. Cemaatinden ve gelenek­sel yapılardan koparılan birey modern toplum­larda yapayalnız kalmış piyasanın ve devletin hegemonyası karşısında savunmasız duruma düşmüştür. Modernite olarak ifade edilen bu durum karşısında gelişen "post-modern" anla­yış, küreselleşme ile birlikte bireyi yeniden ce­maatin koruyucu şemsiyesi altına vermiş , bire­yin bir yere, topluluğa, aileye, cemaate aidiye­tine  önem  vermiştir.   Böylece  küreselleşme ulus-devletlerin ötesinde bir küresel bilinci ve hassasiyetin geliştirilmesine imkan vermiş bi­reyi savunmasız konumundan cemaatin ve si­vil örgütlerin koruması altına vermiştir. 

Yine bu çerçevede insan haklan, temel özgürlükler,   hukuk  devleti,  demokrasi  gibi tüm toplumların hassasiyet gösterdikleri konu­lar ulusal egemenliğin alanında çıkıp uluslara­rası örgütlenmelerin konusu haline gelmiştir. En basitinden "egemenliğin" klasik tanımı ve örgütlenmesi ciddi dönüşümler geçirmektedir. Ulusal  egemenlik. kavramı sınırsız  olmayıp dünyadaki yeni gelişmeler ve hassasiyetlerle sınırlanmaktadır. Ekonomik alanda çok uluslu şirketlerin önem kazanması gibi siyaset alanın­da da uluslararası ve uluslarüstü örgütler ve or­ganizasyonlar giderek etkin hale gelmektedir­ler. 1991 yılında Paris'te imzalanan ve bir bakı­ma 1990'lar sonrasının Yeni Dünya Düzeni'nin temel belgesi olarak kabul edilen Paris Şartı'nın ortaya koyduğu dört temel nokta, küre­selleşmenin uluslararası boyutunu dile getir­mektedir. Bu dört nokta şunlardır: 

*  İnsan hak ve özgürlüklerine en yük­sek seviyede saygı.

*  Serbest piyasa ekonomisinin yayınlaştırılması.

*  Devletler arasındaki anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesi.

*  Statükoyu ihlal eden saldırgana karşı ortak tepki gösterilmesi.

Uluslararası alanda bu hedeflere varıla­bilmesi için yeni organizasyonlara ve oluşum­lara ihtiyaç duyulmuş ve bu çerçevede bir dizi yeni gelişmeler ortaya çıkmıştır. 

Toparlamak  gerekirse  insanlığın  20. yüzyılın ikinci yarısında tanıştığı enformasyon ve mikroelektronik teknolojilerin ortaya koy­duğu imkanlar, mevcut her düzeydeki ilişkile­rin yeniden örgütlenmesini zorunlu hale getir­miş büyük dönüşümlere ve köklü değişiklikle­re yol açmıştır. Son iki asırdır toplumların eko­nomik, kültürel, siyasal ve diğer alanlardaki yapı ve örgütlenmelerini şekillendirmiş olan sanayi devrimi ve mekanik teknoloji kozmik evrene ve insan beynine dayalı yeni teknoloji­lerin gündeme gelmesiyle sarsılmışlardır. Yeni teknolojilerin en önemli etkisi, insanın kendi çevresine, doğal ortama, ekonomiye ve siyase­te karşı daha duyarlı olduğu yeni bir zihniyetin gelişmesine imkan vermiş olmasıdır. Diğer ta­raftan yeni teknolojilerin ses, görüntü ve bilgi­nin hiçbir sınırlandırmaya maruz kalmadan ra­hatlıkla dünyanın bir yerinden başka bir yere transferinin mümkün olması sadece ekonomi­lerde deği! toplumsal ve siyasal yapı ve anla­yışlarda da büyük bir devrim yaratmıştır. Bu yeni süreçte insan beyni, bilgisi ve düşüncesi daha değerli hale gelmiş önemi daha öncesiy­le kıyaslanamayacak kadar artmıştır. Küçücük ofislerde sadece düşünce ve beyne dayalı me­sailerle dünyanın yönlendirilmesi mümkün ol­maktadır. Birkaç bilgisayar mühendisi tarafın dan gerçekleştirilen bir program yazılımı, çok  uluslu şirketlerden daha büyük paralar kazandırmaktadır. Bilgi yeniden güç ve kuvvet hali ne gelmektedir.

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Türküler

Since 2005