Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
Türkiye İktisat Tarihi
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Özgürlük ve Hakkaniyet 

Carmen PAVEL 

Geçtiğimiz aylarda, 82 yaşında vefat eden John Rawls bilim camiasında yüzyılın en önemli filozofu -siyaset felsefesinin Keynes'i- olarak kabul edilmektedir. Davranışçı eko­lün ağır bastığı bir dönemde, felsefenin yeniden canlandırılmasını sağlayan bir entellektüel olarak büyük itibar görmektedir. Fikirlerindeki sezgi gücü ve ele aldığı konulara odaklan-masmdaki kuvveti nedeniyle, ardında bu fikirleri takip eden birçok kişi bırakmış ve politik söylemlerin odak noktası hâline gelmiştir. Bununla birlikte, liberteryen çizginin savunucu­ları, Rawls'un düşüncelerini eleştirmek için birçok haklı sebebe sahiptir.

Rawls, hayatı boyunca bir fikir üzerinde yoğunlaşmış, çalışmalarıyla bu fikri ge­liştirmeyi, genişletmeyi ve gelişen durumlara göre yeniden yapılandırmayı amaç edin­miştir. Çalışmasının odak noktası, "Hakkaniyet Olarak Adalef'tir. Bu görüşe göre, bir toplumun kurumlan, hangi amaç için kurulursa kurulsunlar, öncelikli olarak o toplu­ma ait temel ihtiyaçların karşılanması için en uygun yapının oluşturulması hedefini gütmelidirler.

Bu fikrin en önemli düzenlemesini ise,,4 Theory ofJustice (Bir Adalet Teorisi) kita­bında görmekteyiz. Bu teorinin iki amacı vardır: Birincisi, ahlâk ile ilgili düşüncelerinin ana yapısını oluşturmak, diğeri ise, bu yapıdan yola çıkarak, ahlâkî kriterlere dayalı politik bir teori öne sürmektir. Bu kitap, yazıldığı dönemde ağırlığı olan faydacı ahlâk ve politika teorisine Kantçı bir alternatif olmuştur. 

Bu teorisini inşa etmek için Rawls, okuyucularından, "bilmezlik perdesi" altında düşünsel bir deney gerçekleştirmelerini ister. Düşünün ki siz bir toplumun bireylerisi­niz, ama kadın ya da erkek, zengin ya da fakir, zeki ya da zeki olmaktan uzak olduğunu­zu bilmemektesiniz. Böyle bir durumda, toplumun kurumlarının oluşturulmasında ne tür prensiplerin bu işe rehberlik etmesini isterdiniz? Ravvls'a göre, herkes en altta kal­mamak için dikkatli davranacaktır. Bundan da, temel hakların herkese, eşitsizlik en kötü durumda olanların lehine olmadıkça, eşit olarak dağıtılmasının gerekli olduğu sonucunu çıkarmıştır (the difference principle). 

Ravvls'un yaklaşımında, Murray Rothbard, Robert Nozick ve Anthony Flew gibi eleştirmenlerin dikkat çektiği, teorik ve pratik bir çok zorluklar vardır. Burada bir tane­sinden bahsedeceğim faydacılığın bazı şekillerinden Rawls'un ayrıldığı nokta, insanla­rın ayrı ayrı varlıklar olması üzerine yaptığı vurgudur. Rawls şöyle demektedir:

"Her insanın adalet üzerine kurulu bir dokunulmazlığı vardır, ki toplumun bir bütün olarak menfaati dahi bunun önüne geçemez. Bu sebeple, adalet, bazı insanların özgürlü­ğünün, diğerlerinin önemli yararlan için ortadan kaldırılmasını reddeder. Çoğunluğun faydasını gözetmek için azınlığın feda edilmesine izin verilmez."

Burada temel mesele şudur: Bazı insanların çoğa sahip olması, diğer bazılarının aza sahip olması gerektirmez. Kişinin kendi vücudunun sahibi olduğu yolundaki Lockeçu prensibi daha da güçlendiren Rothbard, ahlâkî olarak, bir grubun, diğer insanları, onla­rın rızalarım almaksızın, hedeflerini gerçekleştirmek için kullanmasının mümkün olma­dığını savunmaktadır. Aynı şey, bireysel haklan, yan kısıtlamalar olarak vurgulayan Robert Nozick için de geçerlidir. 

Rawls, insanların tüketici olarak müstakilliği ile daha fazla ilgilenmiş gibi görün­mektedir. Ona göre, adalet, insanların toplumun kaynaklarından kendilerine düşen eşit paydan daha azını almamalarını gerektirir. Oysa Rothbard ve Nozick'e göre, insanlar, işlerini barış içinde yürütmekle elde edebileceklerinden daha azını elde etmemelidir. Onlara göre adalet üretimle ilgilidir ve üretici olarak masaya ne koyduğumuz önemlidir, tüketici olarak masadan ne aldığımız değil. Bir kişi ya da grubun, başkalarının iyiliği için feda edilemeyeceği doğrudur, ancak Rawls'un düşündüğünün aksine, bu, fakirler kadar zenginler için de geçerlidir. Haklar, bireylerin, genelin iyiliğine feda edilemeyecek dokunulmazlığını ifade eder. Kendisine birileri tarafından biçilen paydan fazlasına sahip olan insanlar da bu hükmün dışında tutulamazlar. İnsanların uğruna feda edilebileceği bir varlık ya da makam söz konusu olamaz. Toplumda sadece ayn ayrı bireyler ve onla­rın bireysel haklan vardır.

Rawls, kitabına yapılan eleştirilere cevap vererek adalet teorisini radikal bir biçimde gözden geçirmiş ve bunu bir sonraki kitabı olan Politik Liberalizm'de ortaya koymuştur (1993). Ahlâkî ve siyasî felsefeyi birbirinden ayırmaya çalışarak, paylaşılan kültür yapı­sı içerisinde politik prensipleri haklı çıkarmaya çalışmıştır. Bu kitabın temel söylemi, makul çoğulculuk gerçeğinin ahlâkî bakımdan önem taşıdığıdır. İnsanlar iyi bir hayatın nasıl olması gerektiği konusunda birbirlerinden ayrılmaktadır. Modern Batılı toplumlar­da iyinin algılanışına dair farklı anlayışa sahip farklı bireyler ve topluluklar vardır ve bunların bir araya gelmesi ancak yüksek seviyede zorlamalar ve yaptınmlarla mümkün­dür, ki Ravvls'a göre bundan mutlaka kaçınılmalıdır. 

Bu yaklaşımda anti-liberal bir yan bulmak oldukça zordur. Olayın özü şudur: Ma­dem ki makul çoğulculuk toplumumuzun daimî bir özelliği olacaktır, politik düzenle­melerimiz hâlihazırda sosyal hayatın parçası olan ve gelecekte öyle olmaya devam etmesi muhtemel bulunan, paylaşılan değerlerle alâkalı konsensüs üzerine kurmamız gerekmektedir. Peki, bunu yaparken hangi değerler dikkate alınmalıdır? Hangi görüş­lerin mantıklı olduğu kabul edilecektir? Sadece Batılı liberal demokratik geleneğin temel önermelerini kabul eden görüşler. Birçok insan liberal demokrasinin kurallarını benimseyeceği için, vatandaşlarının desteğini alacak kararlı bir politik düzenleme or­taya çıkacaktır. 

Rawls, "ilk durum"a ait düşünce birikimini tekrar değerlendirir ve daha önceki kita­bında vardığı sonuca, yani adaletin iki prensibi olduğu sonucuna bir kere daha ulaşır. Maksimum eşit özgürlük ve adil fırsatlar eşitliği. Birinci prensibin diğerine göre üstün­lüğünü de ortaya koyar. 

Ortaya attığı düşüncenin pratikte uygulanabilirliliğine ait sorunlardan daha ilginç olan, Rawls'un politik felsefeyi algılayışındaki yeni radikal yoldur. Metafizik veya sonsuz de­ğerlere ait sorunlar, bu sefer, eskiden özellikle Rawls'un daha önceki kitabında olduğu gibi, artık siyaset felsefesini ilgilendirmemektedir. Politika, epistemik bir çekimserlik ka­rakterine bürünmüştür. Rawls, artık açıklayıcı görüşlerin ve belli ahlâkî doktrinlerin ger­çeklikleri hakkında herhangi bir yargılamaya gitmeyi reddetmektedir. Rawls'un önerdiği adaletin kavramsal kriteri, doğruluğundan ziyade akla yatkınlığıdır. 

Rawls'un projesinin aydınlatıcı bir eleştirisini yapan Joseph Raz, bunu siyaset felse­fesinin amacının kökünü bütün bütün kazıyan, felsefeden politikaya geçiş hareketi ola­rak görmektedir. 

Yeni Rawls, politikanın amacının bizi doğru ve ahlâkî ideallere ulaştırmak değil, bünyesel gereklilikleri de göz önünde bulundurarak, istikrar ve toplumsal bütünlük gibi hedeflere yöneltmek olduğunu düşünmektedir. Bu hareket neredeyse onu al-ver ile ilgi­lenen, prensip ve tarzlarda anlaşmak için temel ve geçerlilik aramadan ortak noktaları bulmaya çalışan bir politikacı yapmıştır. 

Rawls, çalışması hakkındaki bu tasvir ile muhtemelen hemfikir olmayacaktı. Fakat, ona göre Raz haklıdır. Her politik çevrede, tüm politika filozoflarının, "biz artık politik liberaliz" dediklerini duyabilirsiniz. Rawls'un çizdiği doğrultuda siyaset felsefesinin, pazarlıkçı bir politika olmasının önerildiği yeni bir anlayışa doğru yavaşça geliştiğini görebilirsiniz. Prensip ve politikalar, genelin kararıyla ayakta kalmakta veya yıkılmakta­dır. Bunların başarısı artık doğrulukları ile değil, çoğunluk tarafından benimsenme dere­celeriyle ölçülmektedir. 

Bu dönüş, Ravvls'a, Batılı liberal toplumların temel değerleriyle ilgili ihtilaflardan kaçarak, kendi felsefi önermelerine kurnazca bir giriş imkânı vermiştir. William Galt-son'un son kitabında işaret ettiği gibi, Ravvls, örneğin, ahlâkî teorilerin altında yatan varsayımları sorgulamak gibi tutumlarla klâsik anlamda felsefe yapmayı reddetmekte­dir. Bunun yerine, demokrasiyi bir çıkış noktası olarak almaktadır. Demokratik olmayan yönetim modellerini neden reddetmemiz gerektiği konusunda tek bir sebep hariç hiçbir şey söylemez. Bu sebep de, demokratik olmayan yönetim biçiminin mevcut kültürün temel öğelerinden geniş bir destek görmemesidir.

Ravvls'un kendi ayakları üzerinde duran politik felsefe yaratma teşebbüslerinin başa­rılı olması mümkün değildir. Galston, Ravvls'un kamusal muhakeme ve kamusal olma­yan muhakeme arasında yaptığı ayrımın savunulamayacağma işaret ederek, Ravvls'un yeni yaklaşımının meşruiyetini sorgulamaktır. Tek başına ele alınarak bakıldığında, ka­musal muhakeme kapsamlı görüşlerden ayrı tutularak anlaşılamaz. 

Sahip olduğumuz siyasî fikirlerimizi, sanki bunlar farklı olgularmış gibi, kapsayıcı kişisel ahlâkımızdan ayıramayız, ayırmamız da istenmez. Temel değerlerimizin diğer derme prensibi gibi, geçici bir beraberliğin (modus vivendi) ötesinde birtakım değerler yansıtılabilir ve yansıtabilir ve yansıtmalıdır. 

Bu yaklaşım, Rawls'un neden böyle düşündüğünü, yani neden bireylerin kendi yurt­taşlarına karşı diğer politik toplumların insanlarına olandan farklı ahlâkî sorumlulukları olduğunu açıklamaktadır. Birçoğumuz bilmediğimiz, tanımadığımız ve kendilerine kar­şı medenî olmanın ötesinde bir görev hissetmediğimiz kimselerle birlikte politik top­lumlarda kümelenmiş olduğumuzu hissederiz. 

Siyaset felsefesinin sınırlarının neden daha geniş (tüm dünya) veya daha dar (tek birey veya aile) çizilmeyip, toplumların sınırlarıyla belirlenmekte olduğu açık değildir. Rawls, birbirine bağlı toplulukların ahlâkî pozisyonları konusunda net bir açıklama ge­tirememiştir. Bunun yanında, birçok devletin tarihteki coğrafî sınırları keyfi olarak çizil­miştir; birbirleri ile bağları olan insanlar, bu sınırların farklı taraflarında gelişen farklı toplumların bireyleri olmak durumunda kalmışlardır. Neden bu insanlar başkalarının kaderlerini paylaşmak zorunda kalsınlar ki? 

Toplumlara değer veriyorsak, o toplumları oluşturan insanlarla özdeşleşmeyi ve on­lara karşı aidiyet duymayı seçtiğimiz için, onlara değer veriyoruzdur. Kendi toplumu­muzun bireyleri ile çok sıkı bir biçimde özdeşleşmiş olsak bile, birbirimize karşı ne tür görevlerimizin olacağı hâlâ belirsizdir. Ahlâkî aynılaşma, Ravvls'un insan kardeşlerimi­ze karşı sahip olduğumuzu düşündüğü görevleri temellendirmeye yetmez.

Ravvls "hakkaniyet olarak adalet" düşüncesinin eşitlikçi bir idolü olarak hatırlana­caktır. Hakkaniyet olarak adalet, analitik siyasî felsefe ortamında, tarih ve ekonomiden boşanmış bir tavırla ortaya çıkmıştır. Düşüncelerinin bu yönü, onu, zamanındaki siyaset felsefecilerinin kahramanı hâline getirmektedir, fakat bu onu özgürlük düşüncesinin şam­piyonu yapmaz. 

Her şeye rağmen, Rawls'un teorisi, klâsik liberaller ve liberteryenler tarafından orta­ya atılan fikirlerin dikkate değer bir rakibi olmaya devam etmektedir. Ravvls siyaset felsefesinin ana tartışma konusunu şekillendirdiği için, gerçek liberaller, savundukları fikirleri daha iyi anlamak ve güçlendirmek için, onun güçlü mirasını irdelemelidir. 

Çeviren: Fatih DAVUT 

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Türküler

Since 2005