Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Temsili Demokrasi ve Sivil Toplum Örgütleri 

Klasik demokrasi ya da temsili demokrasi diye isimlendirdiğimiz yönetim biçimi, esas itibariyle kuvvetler ayrımı dediğimiz güçler dengesi temeline dayalıdır. Yasama, yürütme ve yargı olarak nitelendirilen bu güç­lerin biribirlerini dengeleyebilme başarısı, temsili demokrasinin işlerliğinin de ana belirleyicisidir. Bu güçlerin, biribirlerini dengeleyemediği dönemlerde temsili demokrasi çıkmaza girmekte ve ülkede rejim bunalımları ortaya çıkmaktadır. Ülkemizin geçmişinde yaşanan, demokrasinin askıya alınma uygulamaları, güçler arasındaki dengenin bozulduğu, güçlerden birisinin ve genelde de yürütmenin, diğer güçlerin dengeleme etkisini bertaraf ettiği, bu güçleri inisiyatifi altına aldığı dönem­lerde ortaya çıkmıştır. 

Hükümetlerin ancak parlamentonun desteğiyle görevde kalabildiği par­lamenter rejimlerde çoğunluk partisi bu iki organ arasında kuvvetler ayrılığı teorisinin öngörmediği ölçüde sıkı bir siyasal bağ yaratmıştır, böylece yasamanın da desteğini alan yürütme, giderek güçlenmiştir. 

Şu halde, temsili demokrasinin temel sorunu; güçler dengesinde, yürütme lehine oluşan ağırlığın sınırlandırılması, kontrol altına alınmasıdır. Sorun böylece belirlenince, çözüm de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu, yürütmenin gücünün sınırlandırılması ve bunun için de merkezi otoritenin kontrolü altındaki toplumsal ve ekonomik ilişkiler sistematiğinin adem-i merkezileştirilmesidir. Yani, yetki ve sorumluluk­ların devlet, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları arasında denge­lenerek toplumun, kendi dinamiklerini özgürce ifade edebileceği bir ortamın oluşturulmasıdır. Böylesi bir anlayışın, yönetimde katılımcı ve çoğulcu demokrasiyi, ulusta birliği, yaşamda özgürlüğü güçlendireceği kuşkusuzdur. 

Nitekim, Anayasamız da çoğulcu toplum yapısını oluşturan gönüllü örgütlerin kurulmasına bir ölçüde destek vermiştir. Sendika kurma hakkı, dernek kurulmasındaki serbestlik, siyasi partiler ve meslek kuruluşlarına dair düzenlemeler bunlara birer örnektir. 

Anayasamızdaki bu düzenlemelerin yetersiz olduğu açıktır. Gerçekten de, her türlü inisiyatifi kendisinde toplayan merkeziyetçi anlayış, kendi kendini de böylece felce uğratmıştır. Üzerine fazla iş almaktan, yapması gereken işleri yapamaz hale geldiğini kısa bir süre önce yaşadığımız deprem felaketiyle hep birlikte gördük. Bu, başkasına yaptırmayan kendi de yapamayan otoriter ve hantal merkeziyetçi yönetimin mutlaka reorganize edilmesi gerekliliği vardır. 

Bu gerekliliğin yerine getirilebilmesi ise yetki ve sorumlulukların, yerel yönetimler ile sivil toplum kuruluşlarına devri ile mümkündür. Katılımcı, çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiyi oluşturabilmenin yolu da budur. 

Çoğulcu ve katılımcı çağdaş demokrasi, sivil toplum rejimidir. Yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşların güçlenmesi, sadece katılımcı demokrasinin değil, katılımcı piyasa ekonomisinin de ön koşuludur. 

Katılımcı demokrasi ve katılımcı ekonomi kavramlarının gelişip yaygınlaştığı bir dönemde öncelikli sorun, sivil toplum örgütlerine gereken önemi vermek ve yeni dönemde bu kuruluşlarımızı üstlenecekleri yeni fonksiyonlara uygun bir hukuksal ve örgütsel altyapıya sahip kılmaktır. Bunun için yapılması gerekenlere değinmeden önce sivil toplum kuruluşu kavramı üzerinde durma gereği vardır. Nedir sivil toplum kuruluşu ? Sivil toplum kuruluşu olmanın temel kriterleri nelerdir. 

Sivil toplum kavramı, Türkiye'de üzerine olumlu değer yüklenen sayılı seçkin kavramlardan birisidir.

 İster zorunlu ister gönüllü olarak oluşturulsun, sivil toplum örgütleri başlıca dört grupta incelenebilir.

1)      Yasalar gereğince temsilcisi oldukları toplum kuruluşlarının ekonomik-sosyal hak ve çıkarlarını savunmak için kurulan barolar ve odalar ile benzeri mesleki kuruluşlar.

2)      Yasal olarak kuruluşu zorunlu olmayan işçi veya işveren sendikaları.

3)      Gönüllü dernek, vakıf ve benzeri kuruluşlar.

4)      Hemşehri dernekleri, üniversite platformları, vatandaş inisiyati­fleri vb. 

Bu ayrımın yanı sıra, negatif veya pozitif yaklaşımlar kullanılarak yapılan sınıflandırmalar da vardır. Pozitif tanıma göre ortak çıkarı ya da toplumsal yararı gerçekleştirmeyi amaçlayan kuruluşlar sivil toplum örgütü olarak kabul edilmekte ancak sendikalar ile mesleki örgütler bu tanım kapsamına girememektedir. Negatif tanıma göre ise sivil toplum örgütleri, kar amacı gütmeyen ya da üyelerine parasal kazanç üleştirme amacı gözetmeyen kuruluşlardır. Bu ölçüte göre şirketler, sivil toplum örgütleri içerisinde yer almamakta, ancak, çoğu zaman bu ölçüte uymayan kooperatifler, sivil toplum örgütü kategorisine dahil edilebilmektedir. 

Sivil toplum örgütlerini gönüllülük kriterine göre sınıflandıranlar da vardır. 

Uluslararası yazında sivil toplum örgütleri, devlet dışı örgütler ve demokratik kitle kuruluşları başlıkları altında iki ana kategoride toplan­maktadır. Devlet dışı örgütler için gönüllülük, formellik, diğergamlık ve kar amacı gütmeme kriterleri ölçü alınırken, bunun dışındaki kuruluşlar demokratik kitle örgütleri olarak isimlendirilmektedir. 

Bu ayrımların yanı sıra, sivil toplum örgütlerini belirli bir konu çerçevesinde toplayan ve/veya ortak duyarlılık alanları itibariyle katego­rilere ayıran çalışmalar da vardır. Kavram öylesine elastiki bir yapıya sahiptir ki, herkesin hemfikir olduğu bir tanım yoktur. Zaten, buna gerekte bulunmamaktadır. Hangi tür tasnif ve tanım yapılırsa yapılsın sivil toplum kuruluşları için temel ve tartışmasız ortak kriter bağımsızlıktır. Gerçekten de, sivil toplum örgütleri merkezi yönetim aygıtının dışında yer almaktadır ve en azından bu noktada bir görüş birliği olduğu söylenebilir. Devletin dışında ve ondan bağımsız olarak etkinlikte bulunan bu kuruluşların amacı, merkezi otoritenin toplumsal sivil yaşama kural koyarak müdahale yetkisi­ni sınırlamaktır. Özetle, bireyin, siyasal otoriteyi etkilemesini amaçlayan örgütlenmeler ve etkinlikler sivil toplumu oluşturur, diyebiliriz. 

Görüldüğü gibi, merkezi otoritenin sivil yaşama müdahalesinin sivil toplum örgütlerince engellenmesi için bunların bağımsız olmaları temel ve vazgeçilmez koşuldur. 

Oysa çoğu sivil toplum kuruluşlarımızın bağımsızlıklarından maalesef bahsetmek bugün için mümkün değildir. Örnek vermek gerekirse, 507 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar Kanununun sekiz maddesinde bu kuruluşların, Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca verilecek emir ve talimatları yerine getireceği hükme bağlanmaktadır. Kanunda, Sanayi ve Ticaret Bakanlığına mesleki kuruluşların genel kurullarını olağanüstü toplantıya çağırma yetkisi verilmekte ve ayrıca Konfederasyonun çalışma tarz ve esaslarını gösteren yönetmeliğin Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca hazırlanıp yürürlüğe konulacağı öngörülmektedir. Kanunun, Teftiş ve Denetim başlığı altındaki lll'inci maddesinde kuruluş personelinin ve seçimle gelen yöneticilerinin görevden uzaklaştırılabilmeleri için yapılmış hukuksal düzenlemeler dahi vardır. 

Görüldüğü üzere 507 Sayılı Esnaf ve Sanatkarlar Kanunu, Sanayi ve Ticaret Bakanlığına esnaf ve sanatkarların mesleki kuruluşları üzerinde önemli vesayet ve denetim yetkileri vermekte, keyfi kullanımı halinde büyük sakıncalar yaratabilecek hükümler içermektedir. Daha önceleri sendikalar için de mevcut olan bu müdahaleci düzenlemeler, Sendikalar Kanununda yapılan son değişiklikle yürürlükten kaldırılarak bu kuruluşlar çağdaş birer sivil toplum örgütü kimliğine kavuşturulmuşlardır. Benzeri düzenlemelerin Türk Esnaf ve Sanatkarlarının mesleki örgütleri ile Ticaret Odaları ve Ziraat Odaları için de yapılması, çağdaş devlet ve katılımcı demokrasi anlayışının doğal gereğidir. Bunlar yapılmadan ülkemizin en büyük ve en güçlü sivil toplum örgütlerinden, çalışmalarını, özgür ve etkin bir biçimde sürdürmeleri beklenmemelidir.

Bütün bunlar, başta Anayasamız olmak üzere kuşkusuz, ivedilikle düzeltilmelidir. Ekonomik ve Sosyal Konseye işlerlik kazandırılmalı, tüm mevzuatımız sivil toplum örgütlerinin yeni konumu göz önünde bulun­durularak revize edilmelidir. Burada üzerinde mutabakata varmamız gereken bir Model Sorunu vardır. Türkiye, bütün bunları yaparken ülke gerçeklerine dayalı bir sistem mi kurmalı, yoksa ülke gerçeklerini değiştirmeye dönük bir model mi oluşturmalıdır. Yapılması gereken bizce ikincisidir. Devlet ekonomik kalkınmayı ve sosyal gelişmeyi eş zamanlı olarak gerçekleştirmek zorundadır. Bunun temel koşulu, ülkede diyalog ve uzlaşma kültürünü yerleştirmek ve geliştirmektir. Uzlaşma ve diyalog kültürü, Türkiye'nin bugünkü gerçeklerine dayalı bir modelle oluşturulamaz. Çözüm, ülke gerçeklerini değiştirmeye dönük bir modeldedir. Bu model, çağdaş standartlara dayalı Avrupa Birliği modelidir.

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Türküler

Since 2005