Türkiye Ekonomisi
Dünya Ekonomisi
Osmanlı Ekonomisi
Finansal Ekonomi
İşletme Ekonomisi
Hizmet Ekonomisi
Kalkınma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Borsa ve Yatırım
Ekonomi Sözlüğü
Ekonomi Ders Notları
Ekonomi Düşünürleri
Genel Ekonomi Soruları
Özel İstatistik Arşivi
Özel İktisat Konuları
Açık Öğretim İktisat
Ekonomi Kurumları
Kamu Yönetimi
Kamu (Devlet) Maliyesi
Sigortacılık Konuları
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Küreselleşme Paradoksu

 Özet

Bu makalede, küreselleşme olgusunun ulus devlet üzerine etkileri ve bu konuda yapılan teorik tartışmalar ele alınmaktadır. Öncelikle, kültürel, teknolojik, ekonomik, siyasal vb. alanlardaki değişimlerle ilgili hemen her açıklamada bir çıkış noktası olarak görülen küreselleşmenin, niteliği üzerinde durulmaktadır. Daha sonra ise, ulus-devletin meşruiyetiyle küreselleşme olgusu ilişkilendirilmekte, konuyla ilgili çelişkilere yer verilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Küreselleşme, Kapitalizm, Çelişki 

Giriş

20. yüzyılın sonlarında sosyal, ekonomik, politik ve kültürel alanda dünyada esen değişim rüzgarları; devletleri, işletmeleri ve bireyleri hızla etkisi altına alarak, yeni bir dünya düzeninin kurulmasına yol açmıştır. Dünya hızla değişmiştir. Böylece eski değerler, eğilimler yerini yenilerine bırakmıştır.

Dünyayı yeniden yapılandıran bu değişime küreselleşme süreci denilmiştir. Bu süreç, önceki dönemlerde yaratılmış, gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler ayırımını; sanayileşmiş ülkeler, sanayileşmekte olan ülkeler ayırımını; merkez ülkeler, çevre ülkeler ayrımını ortadan kaldıran bir yapı haline gelmiştir. Küresel değişim, emeğin işbölümünü, kaynakların üretimini, tüketimini ülke dünya ölçeğinde değiştirmesi, coğrafi anlamda iktisadi faaliyetlerin yeniden organize edilmesi ile gündeme gelmiştir.

Bu noktada değişim olarak genel kabul gören küreselleşmenin daha iyi anlaşılabilmesi için yarar, zarar, yenilik ve çelişki boyutundaki bazı verimli tespitlerin ve incelemelerin yapılması gerekmektedir. 

1. KÜRESELLEŞME 

1.1. Küreselleşmenin Tanımı 

   Son yıllarda dünya konjonktüründe teknolojide yaşanan hızlı gelişme ve çarpıcı değişimler devlet, toplum ve insan hayatının her alanına nüfuz etmiştir. Söz konusu gelişim ve değişimler teknolojik, sosyo-politik, sosyo-psikolojik, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve moral değerleri dinamikleri arasında, çok ince bir çizgi oluşturmuştur. Bu noktada değişmeyen tek şeyin değişim olduğu yeni dünya düzeninde, artık değişim olgusunu kabullenmek kaçınılmaz hale gelmiştir.  

Gelişim ve değişimle küreselleşme arasında zarif bir denge söz konusudur. Bu denge hem geleneksellik hem de modernlik olarak değerlendirilebilmektedir. Dolayısıyla sıra dışı olan ve dünya konjonktüründeki ekonomik hayata yön veren bu güçlü değişimin başında Sovyetler Birliğinin dağılarak iki uçlu olan dünyanın çözülmesidir. Bu olgudan hareketle hız kazandığı kabul edilen küreselleşmenin teorisyenler tarafından yapılan tanımları şu şekildedir. İngilizce karşılığı globalisation (küreselleşme-globalleşme) olup, kökünde globe sözcüğü üç boyutlu yuvarlak ve bir fiziksel şekli, ikinci anlamıyla da dünyayı ya da diğer bir ifadeyle yer küreyi ifade etmektedir. Meydan Larousse’nin tarifine göre global tümüyle ele alınmış olan manasındadır. 

Küreselleşme ideolojik açıdan değerlendirildiğinde ülkelerin sahip oldukları milli ve manevi değerlerin dünya ölçeğinde yayılması farklılıkların bir bütünlük ve uyum içinde ortadan kalkması ve dünyanın ‘’küresel bir köy’’ haline gelmesidir. Diğer bir tanıma göre küreselleşme, uluslar üstüleşmeyi ve delokalizasyonu zorunlu bırakan bir süreç ve hedef olarak küresel işletmeler aracılığıyla zenginliklerin ortaya çıkarıldığı, yeniden değerlendirildiği, üretildiği, tüketildiği ve dağıtıldığı serbest rekabetçi bir sistemdir. Başka bir ifadeyle küreselleşme dünyadaki değişik sosyo-ekonomik yapıların basit bir karşılıklı bağımlılık esasından öteye, birbirlerinin içine girdiği adeta füzyona uğradığı yapı veya mafsallaşma sürecidir.  

Ayrıca küreselleşme, kapitalizmin dünyayı homojenleştirdiği, heterojen farklılıkları yok ederek bir bütünsellik sağladığı, artık herkesin kaderinin ortak bir "küresel dünyanın" oluşumuna bağlandığı tezi üzerine kuruludur.

Diğer taraftan küreselleşme sosyolojik, ekonomik,  kültürel ve siyasal anlamda dünyaya açılma ve dünya ile bütünleşme olarakta tanımlanabilmektedir.

Küreselleşmenin bir başka tanımı ise şu şekildedir: Batının ekonomik düzeni olan kapitalizmin ulusal kabına sığmadığı ve dünyaya yayılmak istediği durumdur. Son zamanlarda, küreselleşme, globalleşme, yeni dünya düzeni, post-modernizm, yerelleşme, neo-liberalizm gibi kavramlar da bazen birbirlerinin yerine kullanılmaktadır.

1.2. Küreselleşmenin Özellikleri

Büyük değişimlere söz konusu olan küreselleşme sürecinin özellikleri aşağıdaki gibidir: 

1. Tüketim alışkanlıklarının değişmesi ve tüketici davranışlarında tüketim hızına yönelik artış,

2. Kaynakların üretiminin, dağıtımının, tüketiminin, pazarlamasının ülke ölçeği bazından uluslar arası ölçeğe dönüşmesi,

3. Ticaretin ve ekonominin dijitalleşmesi,

4. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi,

5. Mal ve hizmet üretiminde ileri teknolojisinin kullanılması,

6. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra iki kutuplu (Sosyalizm ve Liberalizm) Dünyanın çözünmesi, İktisadi duvarların önemli oranda ortadan kalkması,

7. Global değişim,

8. Esnek, dinamik, değişken ve tempolu çevrelerin ve piyasaların ortaya çıkması,

9. Hızlı gelişen teknoloji,

10. Dijital devrim,

11. Artan rekabet,

12. Yenilik,

13. Artan bilgiye paralel olarak bilinmeyinin de artması,

14. Araştırma geliştirme faaliyetlerinin artması,

15. İnsan kaynakları alanında yaşanan köklü değişimler,

16. Ekonomik dinamizm ve teknolojik yenilikler,

17. Ticaretin liberalizasyonu.

1.3. Sermaye Kontrolleri ve Sermayenin Küreselleşmesi 

Sermayenin II. Dünya savaşından sonra serbest dolaşıma açıldığı konusunda yaygın bir kanaat vardır. Ancak II. Dünya savaşından öncede sermayenin serbest dolaşımının olduğu açıktır. 1920’li yıllarda sanayileşmiş ülkelerin finansal sektör temsilcileri, uluslar arası para ve finans düzenini yeniden tesis etmeye dönük gelişmelerde bulunmuşlardır. Bu çevreler denk bütçe, bağımsız merkez bankası, sermaye hareketlerinde serbestlik ve altın standartlarına geri dönülmesi hususunda emek sarf etmişlerdir. Bu çabalarda nispeten başarı sağlanmış, ancak bunlar kısa süreli olmuştur. 1929 yılında yaşanan ekonomik buhran ile ABD sermaye piyasasının çökmesi, savaş borçları ve dış ödemelerdeki dengesizlikler finansal piyasalara duyulan güveni zedelemiştir. ABD’den büyük sermaye kaçışı yaşanmış, bu gelişme altın standardının çökmesine neden olmuş ve finansal işlemlerde liberal gelenek sona ermiştir. Bretton Woods anlaşması sermaye akımlarına finansal çevrelerin karşı çıkmalarına rağmen önemli kısıtlamalar getirmiştir. ABD bu dönemde de bir kısıtlama uygulamamasına rağmen diğer ülkelerdeki kısıtlamaları onaylamıştır. 

 II. Dünya savaşı sonrasındaki süreçte hemen hemen bütün ülkeler, kambiyo kontrolleri, cari işlemlerin kısıtlanması, bankacılık düzenlemeleriyle sermayeye kısıtlamalar getirmişlerdir. Ancak bu kısıtlamalar 1952 yılından sonra kısmen yumuşatılmıştır. 1952 yılında Avrupa ülkeleri konvertibiliteye geçmiş ve sermaye piyasalarını dışarıya açmaya başlamışlardır. Ancak İngiltere sermaye hareketlerine getirdiği kısıtlamalarla bu sürecin dışında kalmıştır. Fakat liberalleşme yönündeki bu yönelim ABD’den büyük sermaye çıkışına sebep olmuştur. 1960’lı yılların birinci yarısında yeni kısıtlamalar gündeme gelmiş İngiltere ve ABD sermaye çıkışına karşı diğer ülkeler ise sermaye girişine kontrolleri kullanmışlardır. Bretton Woods partileri, 1970 başında spekülatif sermaye hareketleriyle tehdit edilince, ABD resmen tavrını finansal liberalizasyondan yana almış ve sermaye kontrolüne yönelik her öneriye şiddetle karşı çıkmıştır. Bu dönemde ABD’nin tavrını finansal serbestleşmeden yana almasında ABD’nin finansal sistemdeki hegomanyasını sürdürmek ve cari işlemlerdeki açığı dolar silahını kullanarak kapatmak istemesi etkili olmuştur.  

ABD 1974 yılında sermaye kontrollerine son vermiş, ABD’nin bu tavrı finansal piyasaların küreselleşmesinde bir dönüm noktası olmuştur. 1979 yılında İngiltere’de, aynı yıl Japonya’da 1982-1983 yılında da Fransa’da sermaye kontrollerinin kaldırılması diğer önemli dönüm noktaları olarak değerlendirilebilir. Gelişmekte olan ülkelerde ise finansal serbestleşme 1980’li yıllarda ortaya çıkmaya başlamıştır. 1970’li yıllara kadar gelişmekte olan ülkeler dış yardım, dış borç, ve doğrudan yabancı yatırım şeklinde az sayıda dış finansman imkanlarını kullanmışlardır. Hâlbuki gelişmekte olan ülkeler bir yandan büyük projeler gerçekleştirerek ekonomik kalkınmayı uyarmak isterken, diğer yandan da yatırımları finanse edecek kaynaktan yoksun bulunmaktadırlar. Bu kapsamda finansal liberalleşme iç kaynakların mobilizasyonunu önererek finansman sorununa bir çözüm önermiştir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin asıl problemlerinin yatırımlar için gerekli olan tasarrufların yetersizliğine vurgu yapılmış ve tasarrufları cazip hale getirici politikalar önerilmiştir. Önce dış ticaretin serbestleşmesi, devamında yurt içi finansal sektörün liberalize edilmesi ve sonra da sermaye hareketlerinin serbest bırakılması bir çıkış yolu olarak öngörülmüştür.  

Birçok gelişmekte olan ülkenin enflasyon, güçsüz mali yapı, bütçe açığı ve ödemeler dengesi gibi birçok makro ekonomik sorunlarla karşı karşıya bulunduğu bir ortamda, finansal liberalleşmenin uygulanması ekonomik ve finansal krizlere yola açmıştır. 1990’lı yıllar sanayileşmiş ülkelerin bankacılık sektöründe birleşmeler, mali işlemlerin tempo kazanması, banka dışı mali kurumların çoğalması ile finansal piyasaların daha da bütünleştiği yıllar olmuştur. Bir ülkeye giren yabancı sermaye zaman içinde birikerek borç stoku veya doğrudan yabancı sermayeye dönüşmektedir. Bu birikimin kullanımına karşılık her yıl dışarıya kar ve faiz ödemeleri biçiminde sermaye çıkmaktadır. Yabancı sermayenin tasarruf açığını kapatma, teknoloji transferi, istihdam artışı, büyümeye katkısı gibi birçok yararı yanında olumsuz ekonomik sonuçları da dışa kaynak transferiyle ortaya çıkmaktadır. Bazen krize neden olan bazen de krizin sonucu olarak zaman zaman bu kötü sonuçlarla karşı karşıya kalınmaktadır. Son yıllarda özel yatırımlarda belirgin bir artış söz konusudur. Uluslararası ticari bankalar ve kurumsal yatırımcılar kısa vadeli fonlar daha esnek ve şeffaf yatırım aracı olarak kabul edildiğinde orta gelişmişlik seviyesindeki ülkeler ölçüsüz bir risk almaktadırlar. Yakın tarihte Brezilya, Güney Doğu Asya, Rusya ve Türkiye’de yaşanan ekonomik krizler bu riskin en somut delili olarak kabul edilebilir.

1.4. Küreselleşmenin Gelişimi

Soğuk savaş 1989 yılında sona erdikten sonra içinde bulunulan dünya çok hızlı bir değişim sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu süreçte üç temel nokta önem taşımaktadır. Birincisi; 1453 yılında Osmanlılar tarafından İstanbul’un fethiyle sona eren Ortaçağ karanlığından kurtulmaya çalışan Batının deniz aşırı yeni keşiflere yelken açmasıyla ortaya çıkan zenginleşmelere dayalı gelişmelerdir. Bu süreç, Avrupa’da 1800’lü yılların sonlarında başlayan endüstri devrimine kadar devam etmiştir. İkinci temel dönüşüm noktası ise 1890’da başlayan endüstri devrimi olmuştur. Endüstri devrimini yaşamaya başlayan Kıta Avrupa’sında ortaya çıkan gelişmeler çeşitli şekillerde dünyanın diğer bölümlerine de ulaşarak insanlığı büyük ölçüde etkisi altına almıştır. Bu dönemin ardından yaşanan sömürgecilik ise o dönemdeki küreselleşmenin nihai sonuçlarını oluşturmuştur. Zaman içinde şekil değiştirerek küreselleşme ya da küreselleştirme çabaları soğuk savaşın bittiği 1990’lı yıllara kadar gelmiştir. Küreselleşme üçüncü temel çıkış noktasını 1990’lı yıllarda yakalamıştır. 1970’li yıllardan itibaren dünya ekonomisinde söz sahibi olmaya başlayan çok uluslu şirketler, 1990 yılından sonra yeni dünya düzeni kavramı etrafında tek kutuplu dünyada batıyı, tek ekonomik ve siyasi güç haline getirme planını ortaya koymuştur. 1990’lı yıllarda ön plana çıkan küreselleşme çabalarının ardında, yüzyıla yakın bir zaman diliminde ortaya çıkan gelişmeler açısından yukarıda sayılan ilk iki çıkış noktasından farklı olarak, piyasalara ulaşmada artık zaman ve mesafe kavramının anlamını yitirdiği görülmüştür.

  • Teknolojik Gelişmeler

Küreselleşme insanlık tarihi yönünden oldukça yeni bir fenomendir. 16. yüzyıl öncesine kadar ülkeler ve kıtalar arasındaki emeğin, ürünün, ve fikirlerin hareketi bir hayli sınırlı durumdaydı. Dünya ekonomisinin gelişim trendi incelendiğinde günümüzde ekonomiler arası ilişkilerinin ve bağlantılarının geçen iki yüz yıla göre hızla arttığı görülmektedir. Nitekim teknolojide meydana gelen yenilikler iletişim teknolojilerinde büyük ilerlemelere neden olmuştur. Fiziki uzaklıkların sebep olduğu engeller ve yüksek maliyetler, ülkeler arasındaki ekonomik ilişkiler teknoloji ve bilgi alışverişini önemli ölçüde engellemektedir. Teknolojik gelişmeler hem yeni imkânlar sağlayarak, hem de mevcut olan araçların kullanım maliyetini düşürerek, küreselleşmeye önemli katkıda bulunmaktadır. Nitekim okyanus ötesi nakliye bedelleri %50, hava taşımacılığı maliyetleri % 80 ve transatlantik telefon maliyetleri   %99 oranında düşmüştür. Günümüzde bilgi ve iletişim teknolojileri sayesinde uluslararası finansal piyasalar küresel bir nitelik kazanmıştır. Teknolojik gelişmeler ticaretin bileşenlerini de değiştirmektedir. Elektronik ticaretin sağladığı imkanlarla evden çıkmadan bir başka kıtadan mal sipariş edilebilmekte ve ödemeler  kredi kartıyla yapılabilmektedir.

  • Politik Gelişmeler

II. Dünya savaşından sonra başlayan ve 1990’lara kadar devam eden soğuk savaş dünyanın politik olduğu kadar ekonomik olarak da ikiye bölünmesine neden olmuştur. Son elli yıllık tarihi dönemde üçlü bir yapı söz konusuydu ve  bu yapının bir tarafında pazar ekonomisine dayanan çoğulcu ekonomiler, diğer tarafında planlı ekonomiye endeksli sosyalist ülkeler bulunmaktaydı. Üçüncü yapı ise çoğu batının eski sömürgesi gelişmekte olan ülkelerden oluşmaktaydı.  Bu ülkeler kendi aralarında sosyo-ekonomik, politik, kültürel farklılıklar göstermekteydiler. Ancak 1990’lı yılların başlarında Sovyetler Birliğinin dağılması iki kutuplu dünyanın tek kutuplu dünyaya yani pazar ekonomisi ve demokrasi odaklı bir dünyaya geçmesine yardımcı olmuştur. Bütün bu politik ve düşünsel gelişmeler küreselleşmenin daha sık hafıza yaratmasına ve ayrıca bir süreç olarak daha çok hızlandırılmasına katkıda bulunmuştur.

·  Ekonomik Gelişmeler 

Dış ticarette daha çok mal piyasalarındaki serbestlik 1850’lilerden I.Dünya savaşına kadar devam etmiştir. Bu dönemde sanayileşmiş ülkelerin ticaretini destekleyen en önemli gelişme ulaşım teknolojisinde meydana gelen gelişmelerdir. Bu noktada demir yolu teknolojisinde yaşanan gelişmeler hem Avrupa içi hem de Avrupa dışı ticareti kolaylaştırmıştır. İki dünya savaşı arasındaki dönemde ekonomik koruma ve yüksek devalüasyonlar devletlerin dış ekonomi politikalarının merkez üssünü oluşturmuştur. Yüksek gümrük duvarlarıyla sağlanan korumalar ve fiyat rekabeti sağlamak amacıyla yapılan karşılıklı devalüasyonlar dünya ekonomisini ve barışı olumsuz yönde etkilemiştir. İkinci dünya savaşı sona ermeden, 1944 yılında Bretton Woods’ da dünya ekonomik sisteminin kriterleri belirlenmiştir. Devalüasyonlara son veren, Amerikan Dolarına endeksli para sistemi uygulamaya konulmuştur. Aynı yıllarda korumayı sona erdiren GATT süreci de başlamıştır. IMF ve Dünya Ticaret Örgütünün de (WTO) katkısıyla mal piyasalarında küreselleşme bütün yönleriyle ortaya çıkmıştır. Ekonomik küreselleşmenin en önemli adımı finansal piyasalarda yaşanan gelişmelerdir. Bretton Woods para sisteminin yıkılmasıyla sermaye hareketleri tempo kazanmıştır. 1970’li yılların ikinci yarısında petrol fiyatlarındaki yükselişler, Arap ülkelerini petrol zengini yapmıştır. Arap ülkeleri sermaye piyasasına girerek Avrupa ve Amerika’ya büyük finansal kaynak aktarmışlardır. 1970’lerin sonunda döviz piyasaları küresel boyut kazanan ilk piyasalar olmuştur. Yaşanılan bu gelişmelerle ülkeler yabancı tasarruflardan daha fazla yararlanmak amacıyla finansal piyasalardaki kontrolleri kaldırmıştır.  Dolayısıyla finansal piyasalara liberalizasyon kazandırılmıştır. 

1980’lerde ve 1990’larda doğrudan yabancı yatırımlarda ve portföy yatırımlarında önemli artışlar yaşanmıştır. Bu durum söz konusu piyasalardaki liberalizasyonun yatırım ortamını iyileştirmesinden kaynaklanmıştır. Güneydoğu Asya ülkeleri uluslar arası sermayeden aldıkları paylarla hızlı ve dinamik bir kalkınma dönemine girmişlerdir. Küresel ekonomik bütünleşmenin en önemli profili uluslararası sermaye hareketlerindeki artıştır. Dolayısıyla bu ekonomik sistemlerde canlanma ve dinamikleşme meydana gelmiştir. Yaşanan ekonomik değişimler finansal küreselleşmeye yön vermiştir. Ancak emeğin küreselleşmesi işgücünün serbest dolaşımı sağlanamamış ve önündeki engeller yeterince kaldırılamamıştır. Fakat günümüzde emeğin küreselleşmemesi, sosyal ve ekonomik haklarda ve yasal düzenlemelerde uslular arası uyumlaştırma yönünde gelişmeler gözlenmektedir. Ekonomik küreselleşmenin ateşleyici güçlerinden biride Çok Uluslu Şirketlerdir (ÇUŞ). Çok uluslu şirketler doğrudan yabancı yatırımlara girişen ve üretim faaliyetlerini birden fazla sayıda ülkede gerçekleştiren şirketler olarak tanımlanmaktadır. Bu büyük şirketler faaliyetlerini düşük maliyetleri bölgelere kaydırarak dış ekonomik ilişkiler kurmaktadırlar. Dolayısıyla o bölgedeki ekonominin büyümesine yani gelişmesine katkıda bulunmaktadırlar. Nitekim küreselleşme kendiliğinden ortaya çıkan bir gelişme olduğu kadar yukarıda bahsedilen faktörlerin de sonucudur.

-----Küreselleşme Paradoksu

 

 

Anasayfa - İktisat - Makale - Ekonomi - Borsa - İstatistik - Türkiye Ekonomisi - Ekonomi Sözlüğü - Türküler

Since 2005